Kolay İçerik
İstanbul’a ilk kez gelen herkesin yüzünde aynı ifade olur: yarı büyülenmiş, yarı panik. Bir yanda “Vay be, ne şehir,” bakışı; öbür yanda “Ben şimdi buradan hangi otobüse bineceğim?” telaşı. İşte travesti Maşa da tam olarak böyle bir ruh haliyle indi bu şehre. Elinde bir valiz, aklında bin tane soru, kalbinde biraz heyecan, biraz korku, biraz da “Hadi bakalım kızım, göster kendini” cesareti vardı.
Çünkü İstanbul öyle uzaktan bakınca romantik bir film seti gibi görünür. Boğaz, martılar, simit, vapur, eski binalar, süslü kafeler… Ama içine girince anlarsın ki bu şehir sana hem sarılır hem de hafifçe silkeler. “Hoş geldin canım” derken aynı anda “Ama ayakta kalacaksan hızlı ol” diye de ekler. Travesti Maşa için de mesele tam buydu: sadece İstanbul’u görmek değil, İstanbul’un içinde kendine bir yer açmak.
Bu yazıda, travesti Maşa’nın İstanbul’daki ilk günlerini, semt semt yaşadığı şaşkınlıkları, komik aksilikleri, küçük zaferlerini ve büyük gözlemlerini anlatacağız. Bir yandan da İstanbul’un insanı hem yoran hem kendine bağlayan taraflarını konuşacağız. Çünkü bu şehirle ilişki yaşamak gibi bir şey. İlk bakışta etkileniyorsun, ikinci gün trafiğine sövüyorsun, üçüncü gün onsuz yapamıyorsun.
İstanbul’a İlk Adım: Şehrin “Hoş Geldin” Tokadı
Maşa’nın İstanbul’la ilk resmi tanışması otogarda oldu. Daha iner inmez üç farklı ses duydu: biri taksi çağırıyordu, biri çay satıyordu, biri de bağırarak bir yere yolcu topluyordu. İstanbul, Maşa’ya ilk saniyede şunu söyledi: “Burada sessizlik lüks, sakinlik ise yanlış anlaşılma.”
Travesti Maşa başta biraz afalladı tabii. Çünkü İstanbul’un temposu anlatılınca değil, yaşanınca anlaşılıyor. İnsanlar hızlı yürüyor, hızlı konuşuyor, hızlı karar veriyor. Sanki herkes geç kalmış gibi ama kimse nereye geç kaldığını tam bilmiyor. Maşa valizini çekip kalacağı yere doğru ilerlerken daha ilk on dakikada şunu öğrendi: Bu şehirde harita uygulaması seni götürür ama ruhen hazırlamaz.
İlk günün en büyük sürprizi ise yokuşlardı. İstanbul dümdüz bir şehir değil; bildiğin karakter testi. Haritada iki sokak yan yana görünür ama biri diğerinden Everest kadar yukarıda olabilir. Maşa da bunu çok geçmeden fark etti. “Yakınmış” diye yürüdüğü yol, ona adeta mini bir dağcılık belgesi kazandırdı. O günün sonunda tek bir cümle kurdu: “İstanbul’da topuklu ayakkabı giymek cesaret değil, stratejik hata olabilir.”
Yeni Bir Şehirde Yeni Bir Kimlik Kurmak
Yeni bir yere gelmek herkes için zordur. Ama travesti Maşa için bu sadece adres değiştirmek değildi. Yeni şehir demek, yeni bakışlar, yeni insanlar, yeni sınırlar ve yeni ihtimaller demekti. Bazen özgürlük gibi, bazen sınav gibi.
İstanbul’un iyi tarafı şu: Çok kalabalık olduğu için insan bazen görünmez olabiliyor. Bu, yargılanmadan nefes almak isteyen biri için büyük bir rahatlık. Kötü tarafı ise şu: Çok kalabalık olduğu için insan bazen kaybolabiliyor. Yani şehir sana alan da açıyor, seni yutma potansiyeli de taşıyor.
Travesti Maşa, ilk günlerden itibaren bunu hissetti. Bazı yerlerde insanlar gayet doğal, sıcak ve rahat tavırlıydı. Bazı anlarda ise tek bir bakış bile bütün enerjiyi düşürmeye yetiyordu. Ama Maşa’nın güzel tarafı tam burada ortaya çıkıyordu: O, moralini kolay kolay birine teslim edecek biri değildi. İçinden bazen “Aman canım, sen kendine bak” diyerek yoluna devam etmeyi biliyordu.
Yeni şehirde en zor şeylerden biri, kendine güvenini dış koşullardan bağımsız tutmak. Hele ki farklılığın daha görünürse. Ama travesti Maşa, İstanbul’da var olmanın en önemli kuralını kısa sürede çözdü: Kendin olmaktan vazgeçersen şehir seni ödüllendirmiyor; sadece daha da yoruyor.
Kadıköy: “Tamam, Burada Nefes Alabilirim” Dedirten Yer
Maşa’nın ilk gerçek anlamda içinin rahatladığı yer Kadıköy oldu. Çünkü bazı semtler insana sandalye çekip “Gel otur, önce bir kahve iç” hissi verir. Kadıköy tam olarak öyle bir yerdi. Sokakta yürüyen insanlar daha rahat, mekanlar daha çeşitli, enerji daha karışıktı ama garip şekilde daha güvenli hissettiriyordu.
Travesti Maşa, Moda taraflarında dolaşırken İstanbul’un sadece kaotik değil, aynı zamanda sevimli de olabileceğini fark etti. Bir köşede gitar çalan biri, diğer köşede arkadaş grubuyla kahkaha atan gençler, bir kafede bilgisayarıyla çalışan insanlar, biraz ileride sahile karşı sessizce oturanlar… Kimsenin kimseye “Sen neden böylesin?” diye bakmadığı o anlar Maşa’ya iyi geldi.
Tabii İstanbul hiçbir zaman tamamen düz bir mutluluk sunmuyor. Kadıköy’de bile bir kafeye oturup fiyat listesine bakınca insanın ruhundan küçük bir parça ayrılabiliyor. Maşa menüye baktığında çaya değil, adeta hayat pahalılığına sipariş verecek sandı. Yine de gülüp geçti. “Demek ki burada sadece insanlar değil, hesap da karakterli” dedi.
Kadıköy, travesti Maşa için sadece gezilecek bir semt değil, biraz da nefes alınacak bir alan oldu. Bazen bir şehirde kalabilmek için önce seni çok sıkmayan bir semt bulman gerekir. Maşa da kendi küçük iç huzur duraklarından birini burada buldu.
Beşiktaş: Koşuşturan İnsanlar ve Asla Bitmeyen Hareket
Kadıköy biraz “rahat ol” dediyse, Beşiktaş tam tersine “Hadi bakalım, tempo burada başlıyor” dedi. Beşiktaş’ın kendine özgü bir telaşı vardır. Herkes bir yere gidiyor gibidir. Simit alan da hızlıdır, vapura yetişen de, sevgilisiyle buluşan da, derse geç kalan da. Semtin üstünde görünmez bir acele perdesi vardır.
Travesti Maşa, Beşiktaş’a ilk geldiğinde kendini dizinin yan karakteri gibi hissetti. Çünkü herkes çoktan kendi sahnesine girmişti, o ise olanı biteni çözmeye çalışıyordu. Ama çok geçmeden semtin ritmine uyum sağlamaya başladı. Çarşı içinde dolaşırken şunu anladı: Beşiktaş’ta insan ister istemez canlanıyor. Yorgun olsan bile ayık gezmek zorundasın; çünkü her köşede yeni bir detay çıkıyor.
Burada en çok hoşuna giden şeylerden biri, insanların genel olarak doğrudan olmasıydı. Fazla kasıntı yoktu. İstanbul’un bazı semtleri “Ben çok özelim” diye bağırır, Beşiktaş ise “Gel neysen o ol” der gibi bir havaya sahipti. Elbette herkes güllük gülistanlık değildi, ama travesti Maşa için önemli olan şey buydu: En azından yapaylık azdı.
Bir de tabii meşhur martı-gerçekliği vardı. İstanbul’u uzaktan tanıyan herkes martıları romantik sanır. Yakından tanıyan ise onların fırsatçı sokak çetesi olduğunu bilir. Maşa da simidinden bir parça kaptırınca bunu acı ama komik biçimde öğrendi. “Kuş değil, organize ekip bunlar” diye söylenip güldü.
Taksim ve Beyoğlu: Işık, Gürültü ve Biraz da Tiyatro
İstanbul’un vitrini sayılan yerlerden biri Taksim ve Beyoğlu. Buraya gelen herkesin kafasında önceden yazılmış bir sahne vardır. Ama gerçek her zaman biraz daha karmaşık çıkar. Travesti Maşa da ilk kez İstiklal’de yürüdüğünde hem etkilendi hem afalladı.
Bir yanda tarih kokan binalar, diğer yanda parlak tabelalar. Bir köşede turistler, öbür tarafta aceleyle yürüyen yerel halk. Sokak müzisyenleri, kalabalık gruplar, fotoğraf çekenler, laf atanlar, dalıp gidenler… Beyoğlu tam bir duygu kalabalığı. İnsan burada tek bir his yaşamıyor. Aynı anda merak, keyif, yorgunluk ve hafif bir “Ben şimdi nereye bakacağım?” hali yaşıyor.
Travesti Maşa için Beyoğlu biraz sahne gibiydi. Herkesin görünmek istediği, ama aynı zamanda herkesin bir şey sakladığı bir yer. O da bu semtte gezerken İstanbul’un dışarıdan parlayan ama içeride karmaşık olan yanını gördü. Şehir bazen tam olarak böyle davranıyor: Sana en güzel yüzünü gösterirken arka planda bin ayrı hikâye taşıyor.
Yine de Maşa burada kötü hissetmedi. Çünkü bu karmaşa içinde kendine benzeyen insan kırıntılarını görmek mümkündü. Farklı tarzlar, farklı yürüyüşler, farklı hayatlar… İstanbul’un en önemli özelliklerinden biri, insanı tek tipe sokamaması. Ne kadar uğraşsa da başaramıyor. Bu da travesti Maşa gibi kendi rengini kaybetmek istemeyen biri için güzel bir şey.
İstanbul’da Ulaşım: Gideceğin Yerden Çok Nasıl Gideceğin Önemli
İstanbul’da bir yere gitmek, sadece bir noktadan diğerine ulaşmak değildir. Küçük bir strateji oyunudur. Otobüs mü, metro mu, metrobüs mü, vapur mu? Hangisi daha hızlı, hangisi daha az kalabalık, hangisinde daha az ruhsal çöküş yaşanır? Bunlar ciddi sorular.
Travesti Maşa, ilk haftasında toplu taşımanın sadece ulaşım değil, karakter eğitimi olduğunu fark etti. Mesela metrobüste dengede durabilmek ayrı bir yetenek. Metro çıkışında doğru kapıyı bulmak ayrı bir bilgelik. Otobüste boş yer görünce yetişebilmek ise bambaşka bir refleks istiyor.
Ama vapur… İşte vapur, İstanbul’un sinir sistemine atılmış minik bir sakinleştirici gibi. Maşa vapura ilk bindiğinde gerçekten derin nefes aldı. Çünkü karada yaşanan keşmekeş, denizin üstünde bir anlığına uzaklaşıyor. Çayını alıp cam kenarına geçtiğinde kendi kendine “Tamam, bu şehir bazen çok yoruyor ama böyle anlar için de katlanılıyor” dedi.
Travesti Maşa için vapur yolculukları kısa sürede küçük bir terapiye dönüştü. Martılar hâlâ şüpheliydi, çay bazen fazla sıcak bazen fazla açık geliyordu ama manzara her şeyi toparlıyordu. İstanbul’un en güzel huylarından biri de bu sanırım: Seni biraz hırpalıyor, sonra bir manzara çıkarıp gönlünü almaya çalışıyor.
İnsanlar, Bakışlar ve Küçük Dayanışmalar
Bir şehri asıl şehir yapan binalar değil, insanlarıdır. İstanbul bu konuda tam bir karışım kabı. Çok kibar insan da var, çok kaba insan da. Hiç tanımadığına yardım eden de var, durduk yere can sıkan da. Yani standart bir profil yok. Her köşe başka bir ruh hali taşıyor.
Travesti Maşa, ilk zamanlarda insanları anlamaya çalıştı. Kimin bakışı merak, kimin bakışı yargı, kimin bakışı sadece boş bakış… Bir süre sonra şunu gördü: İstanbul’da herkesin kendi derdi o kadar büyük ki, çoğu zaman sen sandığın kadar kimsenin gündemi olmuyorsun. Bu farkındalık bazen özgürleştirici oluyor.
Yine de bazı küçük dayanışma anları Maşa’nın aklında daha çok kaldı. Yol tarif eden teyze, kasada samimi davranan görevli, gülümseyerek yer veren bir kadın, “Abla burada inersen daha rahat gidersin” diyen biri… Koca şehirde minicik iyilikler insanı tahmin ettiğinden fazla ayakta tutuyor. Çünkü yeni geldiğin yerde bazen dev destekler değil, küçük insanlıklar gerekiyor.
Travesti Maşa da bu yüzden İstanbul’a tamamen kırılmadı. Evet, zor anlar vardı. Evet, bazen çok yalnız hissetti. Ama arada gelen küçük sıcaklıklar ona şunu hatırlattı: Bu şehir herkesi biraz sınasa da herkese tamamen kapıyı kapatmıyor.
İstanbul’da İlk Yalnızlık ve İlk Ait Hissetme Anı
Büyük şehirlerin en garip özelliği şu: Kalabalığın içinde çok yalnız hissedebilirsin. Travesti Maşa bunu özellikle akşam saatlerinde yaşadı. Sokaklar doluydu, mekanlar hareketliydi, hayat akıyordu ama bazen insan kendi iç sesini daha yüksek duyuyor. Yeni bir şehirde olduğunda, gün içinde cesur olduğun kadar gece biraz kırılgan da olabiliyorsun.
Maşa’nın bir akşam sahilde oturup etrafı izlediği an, bu duyguların hepsi birbirine karıştı. Bir yanda İstanbul’un ışıkları, diğer yanda içindeki “Acaba burada gerçekten tutunabilecek miyim?” sorusu. Bu soru çok insaniydi. Hele ki hayatı boyunca sadece şehirlerle değil, bakışlarla da uğraşmış biriysen.
Ama tam da o akşam, travesti Maşa önemli bir şey fark etti. Ait hissetmek bazen bir anda olmuyor. Bir semte taşınınca, bir kafeye ikinci kez gidince, aynı markette tanıdık yüz görünce, vapurda hangi tarafta oturacağını öğrenince yavaş yavaş başlıyor. Yani aitlik gökten inmiyor; küçük tekrarlarla örülüyor.
Bu farkındalık ona iyi geldi. İstanbul’u hemen çözmek zorunda değildi. Hemen sevilmek, hemen alışmak, hemen güçlü görünmek zorunda da değildi. Bazen sadece devam etmek yeterlidir. İstanbul da zaten senden kusursuz olmanı değil, pes etmemenı ister.
Travesti Maşa’nın İstanbul’dan Öğrendiği Şeyler
Şehirler insana fark ettirmeden ders verir. Travesti Maşa da İstanbul’dan kısa sürede epey şey öğrendi. Mesela rahat ayakkabının estetikten daha önemli olabileceğini. Evden çıkmadan önce hava durumuna bakmanın kişisel gelişim sayıldığını. “Yakında” kelimesinin İstanbul’da göreceli olduğunu. Ve en önemlisi, insanın kendi neşesini yanında taşımayı öğrenmesi gerektiğini.
Çünkü İstanbul sürekli sana uygun bir ruh hali sunmuyor. Bazen çok güzel, bazen çok sert. O yüzden eğer sen içindeki ışığı koruyamazsan, şehir seni kolayca kendi gri tonlarına çekebiliyor. Maşa’nın en sevdiğim tarafı da bu işte: O, moralini tamir etmeyi biliyor. Bir kahveyle, bir yürüyüşle, güzel bir kıyafetle, kendine söylediği komik bir cümleyle tekrar toparlanıyor.
Bir diğer önemli ders de şu oldu: Her yerde sevilmek zorunda değilsin. Her bakışı kazanmak, herkese kendini açıklamak, herkesi memnun etmek zorunda da değilsin. Travesti Maşa bunun kıymetini İstanbul’da daha iyi anladı. Çünkü bu şehir seni ya fazla görünür yapıyor ya da tamamen görünmez. Aradaki dengeyi sen kuruyorsun.
Ve galiba en büyük ders şu: Kendine alan açmak bir lüks değil, ihtiyaç. Kimi zaman bir semt, kimi zaman bir arkadaşlık, kimi zaman sadece kendinle barışık bir yürüyüş… İnsan yaşadığı yeri ancak nefes alabildiği kadar sevebiliyor.
İstanbul Maşa’yı Değiştirdi mi?
Evet, değiştirdi. Ama kırarak değil, törpüleyerek. Korkutarak değil, alıştırarak. Travesti Maşa, İstanbul’a geldiğinde biraz tedirgin, biraz toy, biraz da hayalperestti. Şimdi hâlâ hayalperest ama daha dikkatli. Hâlâ esprili ama daha gözlemci. Hâlâ samimi ama sınırlarını daha iyi bilen biri.
İstanbul ona bir anda kucak açmadı. Önce yokladı. Sonra zorladı. Sonra bazı güzel anlarını gösterdi. Şimdi aralarında tuhaf bir ilişki var. Birbirlerine tam güvenmiyorlar belki ama ayrı da kalamıyorlar. Zaten İstanbul’u seven çoğu insanın hikâyesi biraz böyledir.
Travesti Maşa için bu şehir artık sadece büyük bir metropol değil. Aynı zamanda yeni anıların, küçük keşiflerin, komik faciaların ve kişisel güçlenmenin sahnesi. Kaybolduğu sokaklar da onun, severek yürüdüğü yollar da. Şaşırdığı insanlar da bu hikâyenin parçası, iyi gelen yüzler de.
Belki İstanbul hâlâ zor bir şehir. Hatta dürüst olalım, bazen fazla zor. Ama yine de burada hayatın tadı başka çıkıyor. Çünkü bu şehir insana tek bir duygu vermiyor. Güldürüyor, yoruyor, şaşırtıyor, sinirlendiriyor, sonra bir anda manzarasıyla gönlünü alıyor. Travesti Maşa da tam bu yüzden burada kalmayı seçiyor. Çünkü bazı şehirler sadece yaşanmaz; mücadele edilerek sevilir.
Ve Maşa artık biliyor: İstanbul’da yolunu bulmak, bazen haritadan değil, kalbinden geçiyor.

