Kolay İçerik
İstanbul’u tek cümleyle anlatmaya çalışan herkes bence ya çok cesur ya da biraz fazla rahat. Çünkü bu şehir tek cümleyle anlatılmaz. Hatta bazen tek bir ruh haliyle bile anlatılmaz. Sabah ayrı konuşur, akşam ayrı bakar, gece ise iyice drama queen kesilir. Ben Ceren. Bu şehrin içinde yürüyen, söylenen, gülüp geçen, bazen duygusallaşıp sonra kendiyle dalga geçen biriyim. Ve evet, bu yazıda sana İstanbul’u benim gözümden anlatacağım. Yani bir Cazibeli travesti olarak bu şehirle kurduğum o bol inişli çıkışlı, bol kahkahalı ilişkiyi.
Şimdi baştan söyleyeyim: İstanbul’la ilişkim tam bir “ayrıldık ama unutamadık” hikâyesi değil. Çünkü ben bu şehirden zaten hiç tam ayrılmadım. Kızdım, küstüm, trafiğine sövdüm, kalabalığından bunaldım, martılarına kişisel alınganlık besledim ama yine de dönüp dolaşıp aynı şeyi söyledim: “Tamam, çok yorucusun ama çok da güzelsin be.”
Bu yazıda Beyoğlu’ndan Kadıköy’e, Beşiktaş’tan vapur sabahlarına kadar İstanbul’un bende bıraktığı izleri anlatacağım. Biraz günlük hayat, biraz semt ruhu, biraz makyaj akıtan rüzgâr, biraz da “bugün de şehrin içinden geçtim” hissi olacak. Kısacası, Cazibeli travesti Ceren’in dilinden İstanbul burada. Çayını al, arkana yaslan, çünkü bu şehir kısa anlatılmıyor.
İstanbul benim için neden sadece bir şehir değil?
Bazı şehirler vardır, yaşarsın geçer. Bazıları vardır, sende iz bırakır. İstanbul ise direkt karakterine karışır. Bir bakmışsın yürüyüş hızın artmış, ses tonun netleşmiş, insanları üç saniyede analiz eder hale gelmişsin. Bu şehir sana sadece manzara vermiyor; refleks de veriyor.
Bir Cazibeli travesti olarak İstanbul’da yaşamak bazen çok görünür olmak, bazen de kalabalığın içinde kaybolmak demek. Bu ikisi aynı gün içinde bile yaşanabiliyor. Sabah aynada kendine bakıp “Bugün gayet iyiyim” diyorsun. Sonra dışarı çıkıyorsun, şehir sana “bakalım gerçekten öyle misin?” diye minik testler yolluyor. Trafik, kalabalık, geciken vapur, yanlış zamanda gelen mesaj, aşırı rüzgâr… İstanbul’un karakter geliştirme programı bitmiyor.
Ama işin garibi, bu şehir insanı sadece zorlamıyor. Bir yandan da alan açıyor. Kimi zaman bir ara sokakta, kimi zaman sahilde, kimi zaman da gece geç saatte ışıkları izlettiği bir vapurda. İstanbul’un bana en çok hissettirdiği şey şu: Ne kadar karmaşık olursa olsun, burada herkesin bir hikâyesi var. Benim de var. Hem de bol simitli, bol topuk sesli, bol kahkahalı bir hikâye.
Sabah rutini: İstanbul’a hazırlanmak küçük bir sahneye çıkmak gibi
Benim için sabah hazırlanmak sadece giyinmek değil. Resmen ruh halini seçmek gibi. Çünkü İstanbul’da evden çıkmak, “bir markete uğrayıp dönerim” kadar basit işlemiyor. O gün hangi enerjiyle dışarı karışacağına karar veriyorsun.
Aynanın karşısında son bir bakış atarken sadece saçımı kontrol etmiyorum. Bir anlamda günün tonunu da ayarlıyorum. Daha sakin miyim, daha havalı mıyım, daha neşeli miyim? Çünkü İstanbul seni her köşede başka bir sahneye sokabiliyor. Sabah mahalle bakkalında başlayan gün, akşam Boğaz’a karşı “hayatımı düşünüyorum” seansına dönebiliyor.
Tabii hazırlık kısmının komedisi de bol. Saç evde kusursuz görünüyor, dışarı çıkınca rüzgâr kendi sanat anlayışını uyguluyor. Ruj tam yerinde diyorsun, vapurda bir yudum çay sonrası yüzüne “yeniden başla” hissi geliyor. Ama bu da işin tatlı tarafı. Zaten fazla kusursuz günler bana biraz sıkıcı geliyor. İstanbul’un beni hafif dağıtıp sonra tekrar toplaması artık günlük rutin sayılır.
Beyoğlu: Gösterişli, yorgun, komik ve hâlâ çekici
Beyoğlu’yla ilişkim biraz eski bir film gibi. Her izlediğinde başka detay yakalıyorsun. İstiklal’in kalabalığı bazen sabrımı sınıyor, doğru. Ama yine de o caddenin, o ara sokakların, o eski binaların bir havası var. Sanki herkes biraz fazla konuşuyor ama şehir yine de seni dinliyor.
Ben Beyoğlu’nda en çok yürümeyi seviyorum. Hedefim olmadan, sadece sokaklara karışarak. Bir dükkân vitrini, bir apartman kapısı, eski bir şarkı sesi, köşede içilen çayın buharı… Hepsi küçük küçük dokunuyor insana. İşte burada Cazibeli travesti olmanın bana kattığı şey biraz da gözlem gücü. İnsan bakışları, semt enerjileri, mekânların havası… Hepsini topluyorum.
Beyoğlu bir yandan çok teatral. Bunu kötü anlamda söylemiyorum. Aksine, semtin doğasında biraz sahne ışığı var. İnsanlar bazen fazla iddialı, bazen çok dağınık, bazen de “beni çözme” tavrında. Ama zaten ben de biraz öyleyim. Belki bu yüzden aramız tutuyor.
Bir de şu var: Beyoğlu seni hem çok güzel hissettirebilir hem de üç dakika sonra ayağının altındaki bozuk taşla bütün karizmanı sınayabilir. Yani romantiksen de dikkatli olman lazım. Bu semt duygusal ama hafif çelme takmalı duygusal.
Kadıköy: Rahatlık ararken kendini başka bir telaşın içinde bulmak
Kadıköy’ün bende yarattığı his hep şu: “Tamam, burada biraz nefes alırım.” Sonra bir bakıyorum, vapurdan inen kalabalık, kahve sırası, buluşma yeri karmaşası, bir arkadaşın “iki dakika” deyip yirmi dakika kaybolması… Yani Kadıköy de kendi huzurunu küçük bir koşuşturmayla veriyor.
Yine de seviyorum. Çünkü bu semtin telaşı agresif değil, canlı. Moda’ya indiğimde şehir biraz yumuşuyor. Denize bakınca omuzlarımdaki gerginlik azıcık gevşiyor. İnsanlar geçiyor, bisikletliler ayrı bir film çekiyor, martılar yine fırsat kolluyor ama ortamın içinde tuhaf bir rahatlık var.
Kadıköy’de ben en çok küçük ritüelleri seviyorum. Bir kahve alıp yürümek. Bahariye’de kalabalığa karışmak. Moda’da bir banka oturup çevreyi izlemek. Sonra kendime “sadece yarım saat oturacağım” deyip iki saat kalkmamak. Bunlar dışarıdan küçük şeyler gibi duruyor ama İstanbul’la barışmanın yolu bazen tam da bu küçük anlardan geçiyor.
Bir Cazibeli travesti olarak Kadıköy’de hissettiğim şey biraz daha akış. İnsanlar seni fazla didiklemiyor. Herkesin kendi dünyası var ve bu özgürleştirici geliyor. Şehir burada daha az sorguluyor, daha çok akıyor gibi.
Beşiktaş: Gürültülü ama samimi bir arkadaş gibi
Beşiktaş başka bir enerji. Daha direkt, daha hızlı, daha “gel otur da iki laf edelim” havasında. Bu semtte aşırı planlı olamazsın. Zaten olmaya kalksan semt seni bozar. Bir yere gidiyorsun, yolda tanıdık çıkıyor. Kısa oturayım diyorsun, gece uzuyor. Sakin olayım diyorsun, kahkaha patlıyor.
Beşiktaş’ta sevdiğim şey şu: çok süslü davranmıyor. Olduğu gibi. Kalabalık mı, kalabalık. Sesli mi, sesli. Yorucu mu, bazen fena halde. Ama samimi. İnsan orada kendini fazla kasmadan akışa bırakabiliyor.
Benim için Beşiktaş biraz gece sohbeti demek. Dostlarla oturup saçma bir olayı kırk dakika analiz etmek, eski sevgili dosyasını komik şekilde açmak, birinin başına gelen küçük felaketi büyütüp tiyatroya çevirmek… Bu semt tam buna uygun. Çünkü Beşiktaş’ın ruhunda biraz dedikodu, biraz dayanışma, bolca da “aman boş ver, gül geç” hissi var.
Vapur anları: İstanbul’un en dürüst dakikaları
Bence İstanbul’un en özel yeri bazen karada değil, suyun üstünde. Vapura binince şehirle arana hafif bir mesafe giriyor. O mesafe çok iyi geliyor. Karadaki gürültü biraz geride kalıyor, yüzüne rüzgâr geliyor, önünde çay varsa tamamdır, kısa süreliğine ana karakter gibi hissedebilirsin.
Ben vapurda özellikle cam kenarını severim. Dışarı bakarken hem kalabalığın içindesin hem de biraz dışındasın. O anlarda İstanbul daha anlaşılır geliyor. Uzaklaşınca daha yumuşuyor. Binalar daha şiirli, telaş daha sessiz görünüyor.
Tabii vapur romantizmi sonsuz değil. Saç bozulur, çay dökülür, martı çok ciddiye alınmayacak bir küstahlık sergiler. Ama yine de vapurda bir dürüstlük var. İnsan orada biraz kendine dönüyor. Günün ne kadar yorucu geçtiğini, neye kırıldığını, neye sevindiğini daha net fark ediyor.
Bir Cazibeli travesti olarak İstanbul’un en çok bu tarafına bağlanıyorum işte. Şehir her zaman konfor vermiyor belki ama duygu veriyor. Vapur da bunun açık özeti gibi.
İstanbul’un kaosu ile benim aramdaki garip uyum
Ben düzenli kaosu seven biriyim galiba. Çünkü İstanbul’la kurduğum bağ başka türlü açıklanamaz. Bu şehir bazen beni ciddi ciddi yoruyor. Trafik başlı başına sabır testi. Toplu taşıma bazı günler kişisel alan kavramını felsefi bir soruya çeviriyor. Hava desen ayrı sürpriz kutusu.
Ama tüm bunlara rağmen şehirle aramda tuhaf bir uyum var. Çünkü ben de biraz böyleyim. Hafif dramatik, hafif komik, bazen fazla duygusal, bazen aşırı net. İstanbul da öyle. Belki bu yüzden birbirimizi anlıyoruz.
Şehrin kaosu beni her zaman mutsuz etmiyor. Bazen tam tersine canlı hissettiriyor. Bir anda plan değişmesi, yanlış sokaktan gidip güzel bir yer bulmak, kalabalığın içinden tanıdık bir yüz çıkması… Bunlar beni hâlâ heyecanlandırıyor. Evet, yoruluyorum ama düz hissetmiyorum. İstanbul’da yaşarken insanın duyguları körelmiyor. Biraz fazla çalışıyor o ayrı.
Geceleri İstanbul: Işıklar açılınca duygular da açılıyor
Gece olunca İstanbul başka bir şeye dönüşüyor. Gündüzün sertliği biraz yumuşuyor. Sokak lambaları, mekân ışıkları, uzaktan gelen müzik, denizden gelen serinlik… Hepsi bir araya gelince şehir sanki “tamam, gündüz seni yordum ama şimdi biraz güzelleşeyim” diyor.
Ben geceleri İstanbul’u daha çok seviyorum. Çünkü o saatlerde şehir daha dürüst. İnsanlar biraz daha rahat, semtler biraz daha karakterli, ben de kendime daha yakınım. Yalnız yürürken, dostlarla otururken ya da sadece bir yerden bir yere geçerken bile gecenin ayrı bir hissi var.
Bazen Beyoğlu’nda ışıklara bakıyorum, bazen Beşiktaş’ta uzayan sohbete dalıyorum, bazen Kadıköy’de son vapur saatini hesaplıyorum. Hepsinin tadı başka. Ama ortak bir şey var: Gece İstanbul’da insan biraz daha fazla hissediyor. Belki de bu yüzden şehirle gerçek bağım en çok o saatlerde güçleniyor.
Cazibeli travesti olmak ve şehirle kendi alanını kurmak
Şunu açık söyleyeyim: Cazibeli travesti olmak sadece dış görünüşten ibaret bir şey değil. Bir tavır, bir duruş, bir enerji. Kendini taşımakla ilgili. Şehirde yürürken sadece görüntün değil, hissettirdiğin şey de önemli. Benim için cazibe biraz da özgüvenle, mizahla ve kendi halinle barışık olmakla ilgili.
İstanbul bunu bazen kolaylaştırıyor, bazen zorlaştırıyor. Ama ben bu şehirde kendime ait alanları, ritüelleri, semtleri, durakları buldum. O yüzden bağım güçlü. Bir ara sokakta kahve içmek, vapurda yüzümü cama dönmek, Beşiktaş’ta gülmek, Kadıköy’de oyalanmak, Beyoğlu’nda yürümek… Bunlar benim küçük şehir haritam.
Ve galiba şunu öğrendim: İstanbul seni tamamen rahat bırakmıyor ama seni tamamen yalnız da bırakmıyor. Bir yerden sonra şehirle konuşmayı öğreniyorsun. Ben öğrendim. Bazen söylenerek, bazen kahkaha atarak, bazen de sadece susup manzaraya bakarak.
Ben, İstanbul ve bitmeyen o çekim
İstanbul benim için sadece yaşadığım yer değil. Birlikte atıştığım, güldüğüm, yorulduğum, tekrar tekrar sevdiğim bir karakter gibi. Bazen fazla geliyor, bazen çok iyi geliyor. Ama etkisiz kaldığı hiç olmuyor.
Bu yüzden Cazibeli travesti kelimesi benim hikâyemde sadece bir SEO hedefi değil; bir hissin adı. Kendini taşıma biçimi, şehre bakış şekli, hayatın kaosuna rağmen cazibeni kaybetmeme hali. Ben Ceren olarak İstanbul’a tam da böyle bakıyorum. Biraz cilveli, biraz kırılgan, bolca komik, gerektiğinde de dimdik.
İstanbul’la aşk yaşanır mı bilmem. Ama iyi bir atışma yaşandığı kesin. Ve işin en güzel yanı şu: Bu şehir seni ne kadar uğraştırırsa uğraştırsın, bazen bir akşam ışığında bütün küslüğü unutturuyor. Sonra insan ister istemez gülümsüyor.
Benim İstanbul hikâyem de tam burada duruyor işte. Bir vapur sesiyle başlayıp bir sokak lambasının altında devam eden, biraz topuk sesi, biraz kahkaha, biraz da iç çekiş taşıyan uzun bir hikâye. Ve evet, yarın yine bu şehre söylene söylene çıkacağım. Çünkü bazı bağlar tam olarak bitmiyor.

