Kolay İçerik
Merhabalar! Ben Travesti Candan, ve bu sefer valizimi kaptığım gibi soluğu Londra’da aldım. Dört gün, iki şehir, bir sürü kahkaha ve tabii ki bolca çay… Evet, çay meselesine geleceğiz, merak etmeyin. İstanbul’un kalabalığından, korna seslerinden ve o meşhur “abla acele et” bakışlarından uzaklaşıp, biraz da İngiliz kibarlığına maruz kalmak istedim. Sonuç mu? Gülmekten karnım ağrıdı, birkaç kez kayboldum ve İstanbul’u bir kez daha delice sevdim. Gelin, bu maceramı size baştan sona anlatayım.
Birinci Gün: İniş, Şaşkınlık ve O Meşhur İngiliz Sessizliği
Uçaktan iner inmez ilk fark ettiğim şey neydi biliyor musunuz? Sessizlik. Ama gerçek bir sessizlik, İstanbul’daki “sus bir dakika bir şey duyacağım” sessizliği değil. Havaalanında herkes fısıltıyla konuşuyordu. Ben alışkanlıkla “PARDON, TAKSİ NEREDE?” diye bağırınca, yanımdaki İngiliz teyze neredeyse kalp krizi geçirecekti. Kusura bakma canım, biz İstanbul’da böyle konuşuruz, sevgiyle bağırırız.
Travesti Candan olarak ilk dersimi hemen aldım: Londra’da yüksek sesle konuşmak, sanki kilisede telefonun çalması gibi bir şey. Herkes sana öyle bir bakıyor ki, “Ay pardon, var mıydı böyle bir kural?” diyesin geliyor.
Otele yerleştim, pencereden dışarı baktım. Yağmur. Tabii ki yağmur. Londra deyince başka ne bekliyordum ki? İstanbul’da yağmur yağınca herkes koşuşturur, burada ise kimsenin umurunda bile değil. Adamlar şemsiyesiz, kafalarında yağmur, yüzlerinde huzur. Ben ise İstanbul’dan getirdiğim üç katlı montumla terledim, çünkü meğer o gün “sıcak” bir günmüş. On sekiz derece onlara yaz demek. Bizde o hava İstanbul’da “hırkanı al yanına” havası.
İkinci Gün: Şehri Keşfetme ve Kırmızı Otobüs Aşkı
İkinci gün gözümü açtım ve dedim ki, “Candan, sen buraya trip atmaya değil, yaşamaya geldin.” Kırmızı çift katlı otobüse bindim ve üst kata çıktım. Ay o manzara! İstanbul’da vapurun üst katında çay içmenin Londra versiyonu gibiydi. Bir tek Boğaz yoktu, o kadar.
Big Ben‘i gördüm, London Eye‘a bindim, Buckingham Sarayı’nın önünde o hiç kıpırdamayan askerlerle fotoğraf çektirdim. Yeminle o askerlerden birini güldürmek için elimden geleni yaptım ama nafile. İstanbul’da olsa çoktan “abla bir selfie de benimle çek” diyecekti. İngiliz disiplini işte, koparmıyor.
Metroya, yani onların deyişiyle “Tube”a bindim. İstanbul metrosuyla kıyaslayınca? Londra metrosu daha eski, daracık ve inanılmaz sıcak. Ama bir düzen var, bir sessizlik var. Kimse kimseye bakmıyor. İstanbul metrosunda ise beş dakikada üç kişi seni tepeden tırnağa süzer, biri mutlaka nereli olduğunu sorar, bir diğeri de sana yer verir. Sıcacık insanlarız be biz.
Üçüncü Gün: Yemek, İçki ve O Meşhur “Fish and Chips” Meselesi
Gelelim işin en ciddi kısmına: yemek. Travesti Candan yemek konusunda şakası olmayan bir kadındır, bunu bilin. Londra’nın meşhur “fish and chips”ini denedim. Nasıl mı? Şöyle diyeyim: Balık güzeldi, patates fenaydı ama o kadar da abarttıkları kadar değil. İstanbul’da Boğaz kenarında yediğim balık ekmek varken, ben bu tabağa üç kat para mı vereceğim? Sanmıyorum canım.
Ama bir konuda pes ettim: kahvaltı. İngiliz kahvaltısı denen o tabak var ya, fasulye, sosis, yumurta, mantar… Doğrusu karnımı güzel doyurdu. Yine de bizim serpme kahvaltının yanına bile yaklaşamaz. Onlarda peynir çeşidi yok mesela. Bir kaşar, bir beyaz, bitti. Bizde ise kahvaltı sofrası açılınca masaya sığmayan on çeşit peynir. Fark burada işte.
Akşam olunca “pub” denen mekanlara gittim. Enteresan bir kültür. Herkes ayakta içiyor, bağıra çağıra futbol izliyor ve saat on bir olunca ışıklar yanıp “hadi evinize” deniyor. On bir! İstanbul’da o saatte daha gece yeni başlıyor. Bizim Beyoğlu’nun sokakları sabaha kadar yaşarken, Londra saat on birde uyumaya yatıyor. Bu konuda İstanbul rakip tanımıyor arkadaşlar.
Bir de o meşhur çay meselesi. İngilizler çayı sütle içiyor. Süt! Ben ilk gördüğümde “ay bu ne şimdi, sütlaç mı yapıyoruz?” dedim. Denedim, fena değil ama bizim ince belli bardakta demli çayımızın yerini asla tutmaz. Kusura bakmasınlar ama bu maçı da İstanbul kazandı.
Dördüncü Gün: Kültür Şoku ve Kalpten Vedalar
Son günüm geldiğinde artık şehre biraz alışmıştım. İnsanların “sorry” deme sıklığına bayıldım. Sana çarpan adam “sorry” diyor, sen ona çarpınca yine o “sorry” diyor. Bir keresinde bir kapıyı iterken adama çarptım, ikimiz aynı anda “sorry” dedik, sonra gülüştük. Travesti Candan olarak o an düşündüm ki, keşke İstanbul trafiğinde de biraz bu “sorry” kültüründen olsa. Adam seni ezip geçerken bir “pardon” bile demiyor bizde.
Londra’nın parkları da harikaydı. Hyde Park’ta oturup insanları izledim. Herkes o kadar rahat, o kadar kendi halinde ki. Kimse kimseyi yargılamıyor, kimse kimseye laf atmıyor. Bu özgürlük hissi çok hoşuma gitti, itiraf ediyorum. İstanbul’da bazen üzerimizdeki o bakışlar yorucu olabiliyor, biliyorsunuz.
Ama işte tam da o an, bir simitçi özledim. Bir çay bahçesi özledim. Komşumun “kızım nereye böyle?” diye seslenişini özledim. Londra güzeldi, temizdi, düzenliydi ama biraz mesafeliydi. İstanbul ise dağınık, gürültülü ve tam bir kaos ama sımsıcak. İnsan bu.
İstanbul mu Londra mı? İşte O Meşhur Kıyaslama
Şimdi gelelim işin özetine. Travesti Candan’ın kalbini hangi şehir kazandı? Size küçük bir liste yapayım:
- Hava: İstanbul kazanır. Londra’da güneşi mumla arıyorsun.
- Ulaşım: Londra kazanır. Düzen düzendir, kabul.
- Yemek: İstanbul rakip tanımaz. Serpme kahvaltı karşısında kimse duramaz.
- Gece hayatı: İstanbul, hem de farkla. On birde uyuyan şehir olmaz olsun.
- İnsan sıcaklığı: İstanbul, tartışmasız. Ama Londra’nın kibarlığına da hayranım.
- Özgürlük hissi: Bu turu Londra alıyor, itiraf edeyim.
- Çay: İstanbul, İstanbul, İstanbul! Sütlü çay olayı hâlâ aklımda soru işareti.
Peki Sonuç Ne?
Dört günün sonunda valizimi toplarken düşündüm. Londra harika bir şehir, herkes bir kez görmeli. O düzeni, o kibarlığı, o özgür havayı çok sevdim. Ama benim kalbim yine İstanbul’da kaldı canlarım. Çünkü İstanbul benim evim, benim insanlarım, benim kaosum.
Travesti Candan olarak size şunu söyleyebilirim: Seyahat etmek insanı büyütüyor, farklı kültürleri görmek ufkunu açıyor. Ama evin evdir işte. Londra’ya bir kez daha giderim, hem de seve seve. Fakat İstanbul’un yerini hiçbir şehir tutamaz.
Uçaktan İstanbul’a inerken o Boğaz manzarasını görünce içim kıpır kıpır oldu. Simitçiyi görünce koşarak yanına gittim. İşte o an anladım: Ben buraya aitim. Londra bir güzel maceraydı, İstanbul ise benim hikayem.
Bir sonraki maceramda görüşmek üzere, kendinize çok iyi bakın! Öpüldünüz.

