Yoksa hala elinde telefon, “Ay bu İstanbul trafiği ne olacak?” diye Twitter’da (pardon, X’te) söyleniyor musun? Boşver şimdi trafiği, metrobüsü. Gel seninle biraz dedikodu yapalım, biraz gullümün dibine vuralım. Bugün sana benim hikayemi, yani Vira’nın hikayesini anlatacağım. Hani şu sarı saçlarını savura savura İstiklal’de yürüyen, ama aslında içten içe “Ay topukluyla Arnavut kaldırımı mı olurmuş?” diye söylenen Ukraynalı o kız var ya? Hah, işte o benim.
Biliyorsun, Google’a Ukraynalı travesti yazdığında karşına bir sürü klişe çıkar. Soğuk bakışlar, mesafeli tavırlar, belki biraz da o Slav buzulluğu… Ama unuttukları bir şey var: Biz de insanız ayol! Ve inanın bana, o kuzeyin soğuğundan sonra İstanbul’un bu deliliğine, bu bitmek bilmeyen enerjisine kapılmamak elde değil. Peki, Kiev’in o düzenli caddelerini, kurallara uyan sakin insanlarını bırakıp neden bu yedi tepeli, yedi bin dertli ama bir o kadar da cilveli şehre geldim? Hazırsan anlatmaya başlıyorum, arkana yaslan.
Kolay İçerik
Kiev’in Buzundan İstanbul’un Tuzuna: Kaçış Planı
Öncelikle şunu netleştirelim: Ben soğuğu sevmiyorum şekerim. Hani şu “Karlar Kraliçesi” estetiği fotoğraflarda güzel duruyor ama o soğukta ince çorapla sokağa çıkmak, Antarktika’da bikiniyle güneşlenmeye çalışmak gibi bir şey. Kiev güzel şehir, kabul. Mimarisi harika, votkası ucuz (şaka şaka, ben şarap insanıyım), ama ruhu bazen çok gri be canım.
Bir sabah uyandım, camdan dışarı baktım. Yine o gri gökyüzü, yine somurtkan suratlar… Kendi kendime dedim ki, “Vira, sen bu hayata bunun için mi geldin? Senin ruhun darbuka ritmi istiyor, senin ruhun kaos istiyor!” O an karar verdim. Bavulumu topladım, en şık kürkümü giydim (İstanbul’da giyemeyeceğimi bilmeden) ve ver elini İstanbul.
Neden İstanbul dersen… Hani bazı aşklar vardır, mantıklı bir açıklaması yoktur. Toksik bir ilişki gibidir. Seni yorar, üzer, bazen “Yeter be!” dedirtir ama onsuz da yapamazsın. İstanbul benim için tam olarak böyle. İlk geldiğimde Karaköy’de bir otelde kaldım. Sabah ezanı, martı sesleri, vapur düdüğü… “Aman Allah’ım,” dedim, “Burası bir şehir değil, burası canlı bir organizma!” Ve o organizma beni içine çekti.
“Ukraynalı Travesti” Etiketi ve Yıkılan Tabular
Şimdi gelelim fasulyenin faydalarına. Buraya geldiğimde fark ettim ki, Ukraynalı travesti denince insanların kafasında çok spesifik, bazen de komik şablonlar var. Herkes bizi sadece “uzun boylu, sarışın ve Türkçe bilmeyen” figürler sanıyor. Halbuki bir görseniz, pazarda “Abla bu domatesler neden ezik?” diye kavga ederken içimden çıkan o Kadırgalı Aysel’i…
İstanbul’da yaşamanın en zor ama en eğlenceli yanı bu etiketlerle oynamak. Bir mekana giriyorum, bakışlar üzerimde. Herkes benden buz gibi bir “Hello” bekliyor. Ben ise garsona dönüp, “Canım, çay demli olsun, yanında da azıcık leblebi varsa getiriver,” diyorum. O anki şok ifadesini görmen lazım! Paha biçilemez.
Bu şehirde yabancı olmak, hele ki Ukraynalı travesti kimliğiyle var olmak, bazen bir tiyatro sahnesinde başrol oynamak gibi. Seyirci senden bir performans bekliyor, ama sen senaryoyu yırtıp atıyorsun. İstanbul bana bunu öğretti: Beklentileri boşver, kendi şovunu yap. Ve inan bana, İstanbul seyircisi doğaçlamayı sever.
Kurtuluş Son Durak: Ev Bulma Maceraları ve Komşuluk İlişkileri
Ah, o ev arama süreci… Netflix’e dizi olur, IMDB’den 9 puan alır, o derece. Emlakçıya gidiyorum, adamcağız bana boğaz manzaralı rezidans satmaya çalışıyor. “Beyefendi,” diyorum, “Benim o kadar bütçem olsa Kiev’de şato alırdım, ben mahalle istiyorum, mahalle!” Sonunda yolum Kurtuluş’a düştü. Biliyorsunuz, bizim camia için Kurtuluş bir nevi kutsal topraklardır.
Evi tuttum, yerleştim. Alt komşum Makbule Teyze… İlk günlerde beni görünce Fatiha okuyup yönünü değiştiriyordu. Dedim “Vira, bu kadını tavlaman lazım.” Bir gün elimde bir tabak (hazır aldığım ama ev yapımı dediğim) kısırla kapısını çaldım. “Komşum, günün vardır şimdi senin, Ukrayna usulü değil ama idare et,” dedim. Kadın şok! Meğer Makbule Teyze’nin içinde bir parti canavarı yatıyormuş. Şimdi her sabah “Kız Vira, ekmek alırken bana da alıver,” diye cama çıkıyor.
İşte İstanbul’u bunun için seviyorum. Önyargılar var mı? Var. Zorluklar var mı? Ohoo, alasından. Ama bir tabak kısırla, bir “Günaydın ablam” ile yıkılmayacak duvar da yok. Burada insanlar dokunmayı, konuşmayı, karışmayı seviyor. Ukrayna’da komşumun öldüğünü 3 ay sonra kokudan anlardık, burada Makbule Teyze hapşırsa ben yukarıdan “Çok yaşa!” diye bağırıyorum.
Türk Erkekleri vs. Ukrayna Erkekleri: Bir Aşk Anatomisi
Gelelim en civcivli konuya… Erkekler! Kızlar, (ve kendini kız hisseden herkes), bu konuda tez yazabilirim. Ukrayna erkekleri genelde daha soğuktur, daha hesaplıdır. Duygularını aldırmak için kerpeten gerekir. Ama Türk erkeği? Ayol adamlar yürüyen birer pembe dizi senaryosu!
Buraya ilk geldiğimde bir flörtüm oldu. Adı lazım değil, baş harfi “Hakan” diyelim (zaten yarısının adı Hakan ya da Burak). Adam ilk buluşmada bana “Senin için Boğaz’ı kuruturum,” dedi. Yahu dedim, manyak mısın? Balıklar nerede yaşayacak? Vapurlar ne olacak? Ama işte, o abartı, o tutku, o damardan girmeler… Hoşumuza gidiyor be!
Tabii Ukraynalı travesti olduğumu öğrenince bazılarının devreleri yanıyor. Kimisi “Abi nasıl yani?” moduna giriyor, kimisi ise “Fark etmez, gönüller bir olsun” diyor. İstanbul’da flört etmek, mayın tarlasında bale yapmak gibi. Her an patlayabilirsin ama yaptığın dans çok estetik. Burada aşkın draması bol, entrikası bol, ama sıkıcı olduğu söylenemez. Kiev’de en fazla “Hava soğuk, eve gidelim” derlerdi. Burada “Gel seninle Galata Kulesi’ne çıkalım da tılsımımız bozulmasın” diyorlar. Batıl inançlılar ama romantikler, hakkını yemeyelim.
Yemek Meselesi: Borş Çorbası mı, İşkembe mi?
Şimdi dürüst olalım, fit vücudumu korumak zorundayım. Sonuçta bu bacaklar kendi kendine böyle sütun gibi durmuyor. Ama İstanbul’da diyet yapmak, okyanusta susuz kalmak gibi bir şey. İmkansız!
İlk geldiğimde arkadaşalar beni gece 3’te işkembeciye götürdü. “Kızım delirdiniz mi? Bu saatte yemek mi yenir? Hem o koku ne?” dedim. Zorla bir kaşık soktular ağzıma. O sarımsak, o sirke… O an beynimde havai fişekler patladı. Şimdi gece kulübünden çıkınca topukluları elime alıp “Çek bir az taneli!” diye bağırıyorum.
Ukrayna mutfağı güzeldir, patatesin binbir türlü halini yaparız. Ama Türk mutfağı bir sanat. Lahmacun denen o çıtır mucize, midye dolmanın o tehlikeli cazibesi (bir tane yiyeyim dersin, tepsi biter)… Vira artık Borş çorbasını unuttu, Vira artık tam bir mercimek çorbası gurmesi. Hatta geçen gün annemle görüntülü konuşurken “Anne, bu hamur işlerini bırak, sana mantı açmayı öğreteceğim,” dedim. Kadın beni evlatlıktan reddediyordu az kalsın.
Kaosun İçindeki Huzur: Vapurlar ve Kediler
İstanbul sadece gürültüden ibaret değil. Bazen kendimi çok yorgun hissettiğimde, Ukraynalı travesti kimliğimden, insanların bakışlarından, şehrin hızından sıyrılmak istediğimde kendimi Beşiktaş iskelesine atıyorum. O vapurun Kadıköy’e geçişi yok mu… İşte o 20 dakika, dünyanın en iyi terapistinden daha etkili.
Rüzgar yüzüne vururken, martılara simit atarken (ki o martılar da ayrı bir mafya, dikkat etmek lazım) düşünüyorsun. “Ben bu koca şehirde küçücük bir noktayım,” diyorsun. Bu his insana tuhaf bir özgürlük veriyor.
Ve tabii kediler… Ah o kediler! İstanbul’un gerçek sahipleri onlar. Biz sadece kiracıyız. Bir gün Cihangir’de bir kafede oturuyorum, en süslü halimleyim. Kucağıma bir sarman atladı, çorabımı tırnakladı, oturdu. Garson geldi, “Abla kusura bakma, o masanın sahibi o kedi, sen misafirsin,” dedi. Güldüm. Ukrayna’da olsa o kedi barınağa giderdi, burada baş tacı ediliyor. Bu merhamet, bu hayvan sevgisi beni bu şehre bağlayan en güçlü halatlardan biri.
Neden Gitmiyorum? Neden Kalıyorum?
Bazen arkadaşlarım soruyor: “Vira, zorlanmıyor musun? Ekonomi kötü, trafik berbat, insanlar gergin. Neden Avrupa’ya gitmiyorsun?”
Düşünüyorum bazen. Paris’in şık caddelerinde yürüyebilirim, Berlin’in yeraltı kulüplerinde dans edebilirim. Ama oralarda ben sadece “bir mülteci” ya da “bir yabancı” olurum. İstanbul’da ise ben “Bizim Vira”yım.
Burada kavga ediyoruz, barışıyoruz. Bazen dolmuşta yanındaki teyze sana “Kızım o etekle üşümüyor musun?” diye annelik taslıyor. Bazen taksici “Abla senin aksan çok tatlı, nerelisin?” diye muhabbet açıyor. Bu samimiyet, bu “iç içe geçmişlik” hali dünyanın başka hiçbir yerinde yok.
Bir Ukraynalı travesti olarak İstanbul’da yaşamak, lunaparkta hız trenine binmek gibi. Miden bulanıyor, başın dönüyor, korkuyorsun ama inince “Hadi bir daha binelim!” diyorsun. Adrenalin bağımlılığı gibi bir şey bu şehir.
Benim hikayem böyle canım. Kiev’de doğdum ama ruhum İstanbul’da büyüdü diyebilirim. Belki bir gün İstiklal’de karşılarız. Beni tanırsın; en yüksek topuklu, en şuh kahkaha ve elinde simit olan o sarışın benim. Yanıma gel, bir “Merhaba” de. Belki sana bir işkembe ısmarlarım, kim bilir?
Hayat kısa, kuşlar uçuyor ve İstanbul her şeye rağmen yaşamaya değer. Kendine iyi bak, gullümle kal, aşksız kalma! Öptüm kocaman!

