Bilenler bilir, bilmeyenler de şimdi öğrenecek; ben geldim, evet o efsanevi Travesti Emel sonunda kürkçü dükkanına geri döndü. “Kız Emel, sen Avrupa’da kraliçeler gibi yaşamıyor muydun, ne işin var bu kaosun ortasında?” dediğinizi duyar gibiyim. Vallahi ben de kendime her sabah aynada aynı soruyu soruyorum ama ne yapalım, vatan hasreti ağır bastı. Ya da belki de oradaki kruvasanların tadı bizim simitlerin yanına bile yaklaşamadı, kim bilir?
Yıllar sonra İstanbul’a ayak basmak, eski bir sevgiliyle karşılaşmak gibi. Hem tanıdık, hem de “ay bu ne kadar değişmiş, botoks mu yaptırmış?” dedirtecek kadar yabancı. Uçaktan indiğim an, o nemli havayı ciğerlerime çektiğimde anladım ki macera daha yeni başlıyor. Bavullarımda Avrupa modasının son esintileri, kafamda bin bir türlü plan ve kalbimde kocaman bir heyecanla, işte karşınızda Travesti Emel!
Hazırsanız, kahvelerinizi (ya da akşam saatindeysek şöyle buzlu bir kokteylinizi) alın, çünkü size anlatacak çok şeyim var. Avrupa’nın o steril sokaklarından sonra İstanbul’un o canlı, gürültülü ve bir o kadar da baştan çıkarıcı dünyasına nasıl bodoslama daldığımı anlatacağım.
Kolay İçerik
Paris Modasından Metrobüs Kaosuna: İlk Şok
Yurt dışında yaşamanın insana kattığı en büyük şey ne biliyor musunuz? Sabır değil, kesinlikle değil. Orada her şey tıkır tıkır işliyor. Otobüs dakikasında gelir, insanlar sıraya girer, kimse kimsenin üzerine çıkmaz. Ben de bu düzene öyle bir alışmışım ki, İstanbul Havalimanı’ndan çıkıp taksiye bindiğim an “Emel, kemerlerini bağla, türbülans başlıyor” dedim.
Taksici abimizle aramızda geçen o efsanevi diyalogla başlayayım. “Abla nereye?” dedi. “Taksim,” dedim, en havalı halimle. Adam dikiz aynasından şöyle bir baktı, “Abla o valizlerle oraya girmek yürek ister, trafik kilit,” dedi. İçimden “Ayol ben Travesti Emel‘im, bana trafik mi söker?” desem de, dışımdan “Sen sür abim, hallederiz,” dedim. O yolculuk tam iki saat sürdü! İki saat boyunca taksicinin memleket analizlerini, bitmek bilmeyen inşaat projelerini ve tabii ki “oğlanı evlendirme” dertlerini dinledim. Avrupa’da psikoloğa dünya para döküyordum, burada taksi parasına terapi bedavaya geldi resmen.
İlk günün şokunu atlattıktan sonra, kendimi Beyoğlu’nun arka sokaklarına attım. Ah o sokaklar… Her köşesinde ayrı bir anı, her taşında ayrı bir yaşanmışlık var. Ama bir de ne göreyim? Benim bıraktığım o salaş, samimi yerlerin yarısı gitmiş, yerine “üçüncü dalga kahveci” dediğimiz o garip dükkanlar gelmiş. Kız, bir kahve içeceksin, menüyü okumak için Latince bilmen gerekiyor! Neyse, girdim birine, “Bana şöyle bol köpüklü bir Türk kahvesi,” dedim. Barista çocuk bana uzaylı görmüş gibi baktı. “Hanımefendi bizde sadece cold brew ve flat white var,” dedi. “Ayol flat white ne, badana boyası ismi gibi,” diyecektim, tuttum kendimi. İşte o an anladım ki, Travesti Emel olarak bu yeni düzene ayak uydurmak biraz zaman alacak.
Ama pes etmek yok! Ben ki Milano sokaklarında topuklu ayakkabıyla Arnavut kaldırımında düşmeden yürümeyi başarmış kadınım, İstanbul’un bu yeni halleriyle mi başa çıkamayacağım? Asla!
Avrupa Görmüş Emel’in Gözünden İstanbul Erkekleri
Gelelim en merak ettiğiniz konuya… Kızlar, şimdi yalan yok, Avrupa’da erkekler biraz, nasıl desem… Soğuk. Yani kibarlar, centilmenler falan ama bir Akdeniz ateşi yok, anlıyor musunuz? Adamla flört ediyorsun, sanırsın Birleşmiş Milletler toplantısındasın. Her şey planlı, her şey programlı. “Haftaya salı saat 19:30’da görüşelim mi?” Ayol ben o saate kadar kim bilir hangi ruh halinde olacağım?
İstanbul’a gelince o kaosun içindeki tutkuyu ne kadar özlediğimi fark ettim. Geçen gün bir mekanda oturuyorum, yan masadan bir bakışlar, bir kesişmeler… Bizimkilerin flört taktikleri de hiç değişmemiş maşallah. Önce bir “ateşiniz var mı?” klasiği, sonra “sizi bir yerden tanıyor gibiyim” yalanı. “Tabii tanırsın canım, ben meşhur Travesti Emel, dergilerden falan görmüşsündür,” diyesim geliyor ama bozmuyorum.
Bir de bizim buradaki samimiyet hiçbir yerde yok. Avrupa’da biriyle tanışırsın, üç ay sonra sana anca soyadını söyler. Burada adamla tanışıyorsun, on dakika sonra sana soy ağacını, askerlik anılarını ve midesindeki ülseri anlatıyor. Geçen bir çocukla tanıştım, adı Berk miydi, Mert miydi hatırlamıyorum, o kadar çok konuştu ki beynim yandı. “Ben aslında oyuncuyum ama şimdilik babamın dükkanındayım,” diyor. Klasik İstanbul erkeği yalanı, bayılırım! Ama olsun, o gözlerindeki ışıltı, o hesapsız kitapsız halleri… İnsan özlüyor be!
Tabii her şey güllük gülistanlık değil. Bir de o “abi” diyen tipler var ki, evlerden ırak. Kız ben baştan aşağı Fendi giyinmişim, saçlar yapılı, makyaj jilet gibi, adam gelmiş “Abla pardon, şu sandalyeyi çekebilir miyiz?” diyor. “Çek canım, hatta beni de çek, Instagram’a koyarsın,” diyorum. Espriyi anlamıyor bile, bön bön bakıyor. İşte bu anlarda Travesti Emel‘in içindeki o asi kız uyanıyor ama neyse ki yoga derslerim işe yarıyor, derin bir nefes alıp geçiştiriyorum.
Alışveriş Canavarı Emel Sahalarda
Yurt dışından gelirken getirdiğim bavullar yetmedi, tabii ki soluğu alışverişte aldım. Nişantaşı sokaklarında yürürken kendimi “Sex and the City”nin İstanbul şubesi gibi hissediyorum. Ama fiyat etiketlerini görünce o his yerini “Survivor”a bırakıyor. Kızlar, bu fiyatlar ne böyle? Bir çantaya bakıyorum, üstünde yazan rakamla küçük bir Ege kasabasından arsa alırsın!
Ama Travesti Emel pes eder mi? Asla! Hemen B planına geçtim: Semt pazarları. Evet, yanlış duymadınız. O sosyetik Emel gitti, yerine pazarlıkçı Emel geldi. Geçen gün Salı Pazarı’na gittim. Aman Allah’ım, orası bir cennet! “Gel abla gel, seç al, bunlar ihracat fazlası!” diye bağıran abilerin enerjisine bayılıyorum. Bir tezgahın başında durdum, harika bir bluz buldum. “Ne kadar bu?” dedim. Adam “Sana 500 olur güzel ablam,” dedi. “Ayol sen beni turist mi sandın? Ben bu mahallenin kızıyım, Travesti Emel derler bana,” dedim. Adam şaşırdı, güldü, “Abla vallahi tanıyamadım, televizyondakinden daha güzelsin,” dedi. (Televizyona çıkmadım ama bozmadım tabii). Sonuç: Bluzu 200’e kaptım!
Pazarda dolaşırken fark ettim ki, aslında moda dediğin şey etikette değil, tarzda bitiyor. Ben o pazardan aldığım parçaları öyle bir kombinledim ki, geçen gün Bebek’te kahve içerken yan masadaki kokoş teyzeler “Ay bu elbise hangi marka, çok şık,” diye fısıldaşıyorlardı. “Özel tasarım canım, Paris’ten,” dedim. Yalan da sayılmaz, sonuçta ben Paris’ten geldim, elbiseyi de ben giyiyorum, al sana Paris’ten özel tasarım!
Alışveriş maceralarımda bir de şu “vintage” çılgınlığına değinmem lazım. Eskiden “ikinci el” derdik, kimse yüzüne bakmazdı. Şimdi adını “vintage” koymuşlar, fiyatını beşe katlamışlar. Cihangir’de bir dükkana girdim, içerisi naftalin kokuyor. Bir ceket gördüm, babaannemin sandığından çıksa giymem, o kadar demode. Etikete baktım, gözlerim yerinden fırladı. Satıcı çocuk yanıma geldi, “O ceket 80’lerden kalma, çok nadir bir parça,” diyor. “Ayol bu ceketin aynısını ben 80’lerde giymiştim zaten, o zaman bile modası geçmişti,” diyemedim. Moda dünyası gerçekten çok garip, bazen sadece gülüp geçmek en iyisi.
Bakım Şart: Güzellik Rutinim ve Türk Kuaförleri
Avrupa’da kuaföre gitmek tam bir işkence. Randevu alması dert, derdini anlatması ayrı dert. “Uçlarından azıcık al,” dersin, kafanı asker tıraşı yapıp gönderirler. Bir de üstüne dünya para ödersin. İstanbul’a gelir gelmez ilk işim güvendiğim kuaförüme koşmak oldu. İçeri girdiğim an o koku, o fön makinesi sesi… İşte burası benim mabedim!
Kuaförüm Ali, “Ooo Travesti Emel Hanım, hoş geldiniz, nerelerdesiniz yahu, gözümüz yollarda kaldı,” diye karşıladı beni. İşte bu sıcaklık, bu ilgi… Koltuğa oturdum, “Ali’cim,” dedim, “Beni baştan yarat. Öyle bir bakım yap ki, görenler dönüp bir daha baksın.” Sağ olsun Ali döktürdü. Manikür, pedikür, cilt bakımı, saç bakımı… Kendimi kraliçeler gibi hissettim.
Ama kuaför salonları sadece güzellik merkezi değil, aynı zamanda mahallenin istihbarat teşkilatıdır. İki saatte kim kiminle nerede ne yapmış, kim batmış, kim çıkmış hepsini öğrendim. Meğer bizim yan apartmandaki Melahat Teyze, 70’inden sonra yogaya başlamış, bir de hoca bulmuş kendine, gençten… Dedikodunun dibine vurduk anlayacağınız. Avrupa’da insanlar o kadar bireysel ki, kimse kimsenin yüzüne bakmıyor. Burada ise herkes herkesin her şeyini biliyor. Bu bazen boğucu olabiliyor ama yalan yok, dedikoduyu da özlemişim!
Güzellik demişken, estetik trendlerine de değinmeden geçemeyeceğim. Kızlar, herkes birbirine benzemeye başlamış, farkında mısınız? O hokka burunlar, o dolgu dudaklar, o çekik gözler… Sokakta yürüyorum, sanki herkes aynı fabrikadan çıkmış gibi. Ben doğallıktan yanayım desem inanmazsınız tabii, estetiğe karşı değilim ama herkesin klon gibi gezmesi de biraz ürkütücü. Ben Travesti Emel olarak her zaman kendime has olmayı sevdim. Benim estetiğim, benim tarzım. Taklitler asıllarını yaşatır bebeğim, unutmayın bunu!
İstanbul Gece Hayatı ve Emel’in Dönüşü
Ve tabii ki geceler… İstanbul geceleri bir başkadır. Avrupa’da gece hayatı belli saatte biter, herkes evine dağılır. Burada ise gece yarısından sonra hayat yeniden başlıyor. Döndüğümün ilk haftası, kızlarla toplanıp bir “hayırlı olsun” gecesi yapalım dedik. İstikamet tabii ki bizim mekanlar.
Mekana girdiğimde hissettiğim o enerji paha biçilemez. Müzik güm güm vuruyor, ışıklar dönüyor, herkes dans ediyor. Bir ara DJ benim geldiğimi fark etti, “Aramızda çok özel bir misafir var, yurt dışından ayağının tozuyla geldi, hoş geldin Travesti Emel!” diye anons etti. Bütün gözler bana çevrildi. O an sahnede olmayı ne kadar özlediğimi fark ettim. Hemen attım kendimi ortaya, başladım döktürmeye.
Gecenin ilerleyen saatlerinde başımıza gelmeyen kalmadı tabii. Bizim kızlardan biri topuğunu kırdı, diğeri eski sevgilisini gördü ağlama krizine girdi. Ben de bir yandan onları toparlamaya çalışıyorum, bir yandan da pistin tozunu atıyorum. Tuvalet sıralarında yapılan o derin felsefi sohbetleri bilirsiniz. Yanımda hiç tanımadığım bir kız ağlıyor, “Abla o beni sevmiyor,” diyor. “Aman boş ver be güzelim, sen kendini sev, gerisi gelir,” diyorum. İki dakika sonra kanka oluyoruz, rujlarımızı tazeliyoruz. İşte bu kız kardeşlik, bu dayanışma ruhu beni benden alıyor.
Gece sonunda tabii ki işkembe çorbası ritüeli… Sabaha karşı saat 4, makyajlar biraz akmış, ayaklar şişmiş ama yüzlerde kocaman bir gülümseme. Çorbacıda masaya oturduk, garson “Abla sarımsaklı mı?” diye sordu. “Bol sarımsaklı olsun koçum, yarın kimseyle öpüşmeyeceğiz nasılsa,” dedim. Kahkahalar havada uçuştu. O çorbanın tadı, o anın samimiyeti… Dünyanın en lüks restoranında yediğim yemekten daha lezzetliydi vallahi.
Kültürel Gözlemler: Değişen Şehir, Değişmeyen Biz
İstanbul çok değişmiş, evet. Binalar yükselmiş, trafik artmış, insanlar daha bir telaşlı. Ama şehrin ruhu hala aynı. O kaosun içinde bir düzen, o gürültünün içinde bir melodi var. Travesti Emel olarak bu şehri her haliyle seviyorum. Çünkü bu şehir de benim gibi; biraz süslü, biraz yaralı, biraz gürültülü ama her zaman dimdik ayakta.
Avrupa’da yaşarken en çok bu canlılığı özlemişim. Orada her şey çok steril, çok tahmin edilebilir. Burada ise sokağa çıktığında başına ne geleceğini asla bilemezsin. Bir bakmışsın sokak müzisyenleriyle dans ediyorsun, bir bakmışsın vapurda martılara simit atarken hayatı sorguluyorsun. Bu sürprizli hal beni hayata bağlıyor.
Bir de şunu fark ettim; bizim insanımız gerçekten çok yaratıcı. Sorunlar karşısında pratik çözümler üretme konusunda üstümüze yok. Geçen gün yolda yürürken gördüm, adam arabasının kırık aynasını makyaj aynasıyla yapıştırmış gidiyor. Gülmekten öldüm! “İşte Türk zekası,” dedim. Bizde imkansız diye bir şey yoktur, sadece biraz zaman alır.
Emel’den Tavsiyeler: İstanbul’da Hayatta Kalma Rehberi
Canlarım, eğer siz de benim gibi uzun süre uzak kalıp geri döndüyseniz veya bu şehre yeni geliyorsanız, size naçizane birkaç tavsiyem var. Travesti Emel ablanızın tecrübelerine kulak verin:
- Metrobüse Binerken Savaşçı Ruhu Edinin: O kapılar açıldığında içeri girmek bir sanat değil, bir savaştır. Dirseklerinizi kullanın, nazik olmayı unutun. “Pardon” derseniz ezilirsiniz, “Hop dedik” derseniz yol açılır.
- Navigasyona Asla Tam Güvenmeyin: “Sizi hedefe ulaştırdım” dediğinde kendinizi bir çıkmaz sokakta bulabilirsiniz. En iyi navigasyon, mahallenin esnafıdır. “Dayı buradan Taksim’e nasıl çıkarım?” diye sorun, size en kestirme yolu tarif eder.
- Kıyafet Seçimi Önemli: İstanbul havası dengesizdir. Sabah güneşlidir, öğlen yağmur yağar, akşam kar atıştırır. O yüzden “lahana taktiği” uygulayın. Kat kat giyinin ki duruma göre soyunup giyinebilesiniz.
- Pazarlık Sünnettir: Bir şey alırken asla ilk söylenen fiyatı kabul etmeyin. “Abla bize gelişi bu” lafına kanmayın. Biraz nazlanın, “Yandaki dükkanda daha ucuz” deyin, fiyat anında düşer.
- Gülümsemeyi Unutmayın: Bu şehir zor, yorucu ama bir o kadar da güzel. En büyük silahınız gülümsemeniz olsun. Bir tebessüm, en asık suratlı insanı bile yumuşatır. Ben bunu çok denedim, her seferinde işe yaradı.
Macera Devam Ediyor
Travesti Emel‘in dönüş hikayesi şimdilik böyle. Ama bu daha başlangıç! İstanbul kazan ben kepçe, gezmeye, görmeye, yaşamaya devam edeceğim. Sizinle paylaşacak daha tonla hikayem, tonla dedikodum var.
Şimdilik biraz dinlenmeye çekiliyorum (yani Netflix karşısında ayaklarımı uzatıp maske yapacağım). Ama gözüm üzerinizde! Beni takip etmeye devam edin, çünkü Emel’le hayat asla sıkıcı olmaz.
Bu arada, yazımı beğendiyseniz paylaşmayı, yorum yapmayı unutmayın. Sizin yorumlarınız benim için pırlantadan daha değerli (tamam abarttım, pırlanta daha değerli ama siz yine de yorum yapın).
Sizi kocaman öpüyorum, hem de o en kırmızı rujumla! Kendinize iyi bakın, aşksız, neşesiz ve en önemlisi Travesti Emel‘siz kalmayın!

