Kolay İçerik
İstanbul bazı insanlara sadece bir şehir gibi görünür. Trafik vardır, kalabalık vardır, martı sesi vardır, bitmeyen inşaat sesi vardır. Bir de tabii her köşe başında ayrı bir hikâye vardır. Ama bazıları için İstanbul, dümdüz “şehir” değildir. Bir huydur, bir inattır, bir eski sevgili gibidir. Tam “yeter artık” dersin, bir akşam boğazdan hafif rüzgâr eser, simidine çayını banarsın, yine affedersin. İşte travesti Cansu için İstanbul tam olarak böyle bir yer.
Bu yazıda, travesti Cansu ile İstanbul’un sokaklarında duygusal ama kahkahalı bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu, klasik bir şehir yazısı değil. Bu yazı biraz kalp kırıklığı, biraz eyeliner, biraz vapur sesi, biraz da “Bugün de metrobüste ruhumu bıraktım” tadında bir hikâye. Çünkü İstanbul’u gerçekten anlatmak için sadece semt isimlerini sıralamak yetmez; onu yaşayan, ona sinir olan, ona âşık olan birinin gözünden bakmak gerekir.
Ve Cansu, İstanbul’a tam da öyle bakıyor: kırgın ama vazgeçemeyen, dalga geçen ama içten içe hayran olan biri gibi.
Travesti Cansu için İstanbul Neden Sıradan Bir Şehir Değil?
Bazı şehirler insanı olduğu gibi kabul eder gibi görünür. Bazılarıysa önce biraz sınar. İstanbul ikinci grupta. Sana önce “Gel bakalım” der, sonra sabah 08.30’da seni toplu taşımada kişisel alan kavramından soğutur. Ama akşam olunca bir ara sokakta gördüğün yaşlı apartman, ıslak kaldırımlar, uzaktan gelen müzik sesiyle kalbini geri kazanır.
Travesti Cansu, İstanbul’u tam da bu çelişkiler yüzünden seviyor. Çünkü bu şehir kusursuz değil. Hatta dürüst olalım, çoğu gün bayağı yorucu. Ama gerçek. Süslenmiş bir kartpostal gibi değil; yaşayan, nefes alan, bağıran, terleyen, koşan bir organizma gibi.
Cansu’ya göre İstanbul’un en dürüst tarafı da burada başlıyor. Bu şehir seni her gün yeniden sınarken bir yandan da sana alan açıyor. Bazen küçücük bir kafede, bazen gece yarısı sahilde, bazen de sabahın erken saatlerinde boş bir vapurda. İnsan en çok kalabalığın içinde yalnız hissettiği şehirde, bir anda beklenmedik bir aidiyet de bulabiliyor.
Cansu’nun İstanbul’la ilişkisi biraz inişli çıkışlı. Yani tam olarak “ilişki durumu: karışık.” Ama zaten bu şehirle fazla düzgün bir ilişki kurulsa biraz şüphe duymak gerekir.
Sabah İstanbul’u: Uykusuzluk, Koşturmaca ve Aynada Son Bir Bakış
İstanbul sabahı romantik filmlerdeki gibi başlamaz. Genelde alarmı ertelemekle, “Beş dakika daha” pazarlığıyla ve “Bugün ne giysem?” krizleriyle başlar. Travesti Cansu için de sabahlar çoğu zaman böyle. Ama işin içine İstanbul girince, bu rutin kendi içinde ayrı bir performansa dönüşür.
Çünkü İstanbul’da dışarı çıkmak sadece dışarı çıkmak değildir. Bir hazırlıktır. Bir ruh hâlidir. Bir sahneye çıkış gibidir. Cansu aynaya bakarken sadece rujunun tonunu seçmez; o gün şehre nasıl karışacağını da seçer. Daha neşeli mi olacak, daha mesafeli mi? Daha iddialı mı, daha sade mi? İstanbul her gün ayrı bir dekor sunduğu için insan da biraz rolünü ayarlamak zorunda kalıyor.
Tabii İstanbul’un bu “sahne” tarafı bazen komik durumlar da yaratıyor. Evden çıkarken saç kusursuz, kombin yerinde, moral iyi. Sonra bir rüzgâr geliyor, E-5 kenarında hayatın anlamını sorgularken buluyorsun kendini. Cansu buna “İstanbul’un karakter testi” diyor. Ne kadar hazırlıklı olursan ol, şehir sana mutlaka küçük bir sürpriz yapıyor.
Ama işin garibi şu: tam da bu yüzden insan sıkılmıyor. Travesti Cansu, İstanbul’un öngörülemez tarafını yorucu bulsa da bir yandan bunu seviyor. Çünkü bu şehirde her gün aynı değil. Aynı kafeye gitsen bile başka bir hikâye birikiyor.
Beyoğlu Sokaklarında Cansu’nun Kalbi Bir Başka Atıyor
İstanbul denince herkesin zihninde başka bir semt belirir. Kimi için Kadıköy, kimi için Beşiktaş, kimi için Moda, kimi için Balat. Ama travesti Cansu için Beyoğlu’nun yeri ayrı. Çünkü Beyoğlu sadece bir semt değil; bir hafıza, bir ruh, bir hafif dağınık ama çekici karakter gibi.
İstiklal Caddesi’nin en kalabalık saatinde yürümek bazen spor salonuna yazılmaktan daha etkili olabilir, doğru. Ama yine de orada başka bir enerji var. Eski binaların yüzü, ara sokakların sürprizi, kahve kokusuna karışan şehir sesi… Cansu’nun duygusal tarafı en çok burada açığa çıkıyor. Çünkü Beyoğlu ona hep şunu hatırlatıyor: İstanbul ne kadar değişirse değişsin, bazı hisler yerinde kalıyor.
Bir ara sokaktan geçerken eski bir şarkı duymak, tanımadığı insanlarla aynı yağmurdan kaçmak, caddede yürürken bir anda kendini bir film sahnesindeymiş gibi hissetmek… Bunlar Cansu için basit anlar değil. Bunlar, şehrin insanın omzuna usulca dokunduğu anlardır.
Tabii Beyoğlu romantizmi kadar Beyoğlu gerçeği de var. Kaldırımın ortasında ansızın duran insanlar, “Sadece bakabilirsiniz” deyip insanı içeri çeken mekân görevlileri, bir anda nereden çıktığı belli olmayan turist kalabalığı… Cansu bunlara kızıyor mu? Evet. Dalga geçiyor mu? Hem de nasıl. Ama yine de ertesi hafta aynı sokaklarda dolaşıyor. Çünkü aşk biraz da tekrar tekrar aynı yere dönmek değil mi?
Kadıköy: Cansu’nun “Tamam, Nefes Alıyorum” Dediği Yer
Her İstanbul insanının kaçıp sığındığı bir yer vardır. Travesti Cansu için o yer çoğu zaman Kadıköy. Çünkü Avrupa Yakası bazen fazla yüksek sesle düşünürken, Kadıköy biraz daha “Gel, otur, bir çay iç, kendine gel” der gibi.
Kadıköy sokaklarında Cansu’nun yürüyüşü bile değişiyor. Adımları hızdan çok ritim kazanıyor. Koşuşturmaktan çok gezinmeye dönüşüyor. Moda sahiline indiğinde şehir sanki ona kısa bir mola veriyor. “Tamam, seni bütün gün yordum ama al, şu manzaraya bak da küsmekten vazgeç” diyor.
Cansu’nun İstanbul’la duygusal bağ kurduğu anların çoğu bu molalarda saklı. Bir bankta otururken geçen insanları izlemek, vapurdan inenlerin telaşını seyretmek, sahildeki sohbetlere kulak misafiri olmak… Bunlar dışarıdan küçük görünebilir. Ama insan bazen kendini en çok böyle anlarda toparlıyor.
Kadıköy’ün bir başka güzel yanı da şudur: Kimse fazla açıklama istemez. Herkesin biraz kendi dünyası vardır ve bu garip şekilde özgürleştiricidir. Travesti Cansu da bu yüzden burada rahat hissediyor. Şehir burada daha az yargılıyor, daha çok akıyor gibi geliyor ona.
Ve dürüst olalım, Kadıköy’de duygusallaşmak da kolay. Hele akşamüstü ışığında, saç hafif dağılmış, kahve bitmiş, ama ruh hâli tam yerinde… İnsan kendi hayatını gereğinden fazla anlamlı bulabiliyor. Cansu buna gülüyor tabii. “Bir martı geçti diye roman kahramanı oldum sanıyorum,” diyor. Ama işte İstanbul bazen bunu yapıyor.
Vapurda Kurulan O Tuhaf Duygusallık
İstanbul’da vapur sadece ulaşım aracı değildir. Bir tür toplu terapi seansı gibidir. Kimse kimseyle doğrudan konuşmaz ama herkesin içinde bir düşünce trafiği akar. Travesti Cansu için vapur anları, şehrin en dürüst dakikalarıdır.
Karada herkesin bir acelesi vardır. Trafik, telefon, yetişilecek yerler, yarım kalmış mesajlar, cevap verilmeyen aramalar… Ama vapurda, birkaç dakikalığına da olsa, insanın elinden kontrol duygusu alınır. Beklersin. Oturursun. Bakarsın. Denizle yüz yüze gelince, günün gürültüsü biraz geride kalır.
Cansu vapurda en çok cam kenarını sever. Dışarı bakarken hem şehirden uzaklaşıyormuş gibi hisseder, hem de ona daha çok yaklaştığını düşünür. Çünkü İstanbul uzaktan bakılınca daha anlaşılır bir şehir gibi durur. Binaların karmaşası biraz yumuşar, insanların sertliği biraz dağılır.
Tabii vapur romantizminin bir sınırı da vardır. Çayını alırsın, “Hayatımı toparlıyorum” hissi gelir, sonra bir martı fazla yaklaşır ve bütün edebiyatın bozulur. Cansu’nun buna dair net fikri var: “İstanbul’da duygusallık bile biraz mücadele ister.” Haklı da.
Yine de vapur, onun için şehirle barışma alanıdır. Kırıldığı günlerde de, mutlu olduğu zamanlarda da, kafası karışıkken de vapura biner. Çünkü bazı şehirler yürüyerek anlaşılır, bazıları susarak. İstanbul biraz da denizin üstünden bakınca konuşur.
İstanbul’un Kaosu: Cansu’nun Hem Sinir Olduğu Hem Güldüğü Şeyler
Şimdi dürüst olalım. İstanbul’u sadece şiir gibi anlatırsak eksik kalır. Bu şehrin şiiri varsa, bol bol küfür yutturttuğu anları da var. Travesti Cansu İstanbul’a duygusal yaklaşsa da saftirik değil. Şehrin kaosunu görüyor, yaşıyor, bazen onunla kavga ediyor.
Mesela trafik. İstanbul trafiği, sabır ölçen bir deney düzeneği gibi. İnsan arabada değil de zamanın içinde sıkışmış gibi hissediyor. Cansu buna “şehirle bire bir inatlaşma seansı” diyor. Gideceğin yer 20 dakika görünür, 1 saat 15 dakika sonra varırsın. Bu süreçte iki kez hayata küser, üç kez camdan dışarı dramatik bakış atarsın.
Sonra toplu taşıma geliyor. Bir yandan hayat kurtarıyor, bir yandan insanın kişisel sınırlarını yeniden tanımlıyor. Metrobüse bir kez fazla yoğun saatte binen herkes, insanlığın ortak kaderine dair yeni şeyler öğreniyor zaten. Cansu buna gülerek yaklaşıyor ama o da biliyor: İstanbul bazen “yakınlık” kavramını gereğinden yaratıcı yorumluyor.
Bir de plansızlık var. Şehir sürekli değişiyor. Dün açık olan sokak bugün kapalı, sakin olan yer yarın kalabalık, keşfedilmiş bir mekân bir ay sonra “fazla keşfedilmiş” oluyor. Ama belki de tam bu yüzden İstanbul bitmiyor. Kaotik ama canlı. Yorucu ama merak uyandıran bir tarafı var.
Travesti Cansu, İstanbul’un bu karmaşasına söylene söylene bağlanıyor. Çünkü bazı sevgiler düzenli değildir. Hatta bazen bayağı dağınıktır. Ama tam da o dağınıklığın içinde samimi bir şey bulunur.
Geceleri İstanbul: Cansu’nun Kendine En Yakın Hissettiği Saatler
Gündüz İstanbul biraz bağırır. Gece ise sanki sesini düşürür. Her yer tamamen sessiz olmaz elbette; bu şehirde tam sessizlik biraz bilim kurgu gibi. Ama yine de gece olunca İstanbul’un tavrı değişir. Travesti Cansu bunu çok iyi bilir. Çünkü kendini en çok geceleri bu şehre yakın hisseder.
Gece sokaklarında yürürken gündüzün telaşı geride kalır. Vitrinlerin ışığı başka görünür, sokaklar başka konuşur, insanların yüzünde başka bir ifade olur. Cansu için gece, İstanbul’un makyajını tazelediği andır. Gündüz ne kadar sertse, gece o kadar gizemli olur.
Bu saatlerde şehirle daha rahat dertleştiğini düşünür. Çünkü gecenin bir bahanesi vardır. İnsan gece biraz daha dürüst olur. Bir şeyleri özlediğini, bazı şeylere kırıldığını, bazı insanları hâlâ tam unutamadığını daha kolay kabul eder. İstanbul da geceleri bu itiraflara fon müziği gibi eşlik eder.
Elbette gecenin de kendi mizahı var. Topuklu ayakkabıyla taş sokakta yürümeye çalışmak başlı başına karakter gelişimi. Taksi bulmaya çalışırken yaşanan küçük trajediler de cabası. Ama Cansu bunları bile hikâyeye çeviriyor. Çünkü onun gözünde İstanbul, insanı biraz yorsa da eline sürekli anlatacak malzeme veriyor.
Ve bir şehir sana hem dert hem malzeme veriyorsa, ondan kolay kolay kopamıyorsun.
Travesti Cansu’nun Gözünden İstanbul’da Görünmek ve Var Olmak
İstanbul sadece binalar, semtler ve manzaralardan ibaret değil. Aynı zamanda insanın kendini nasıl hissettiğiyle ilgili bir şehir. Görünmek, saklanmak, rahat olmak, tetikte kalmak, alan bulmak, bazen de alan açmak… Travesti Cansu için İstanbul’la ilişkinin en derin tarafı burada yatıyor.
Çünkü bu şehir bir yandan kalabalıkların içinde insanı görünmez kılabiliyor, öte yandan en küçük detayın bile dikkat çektiği anlar yaratabiliyor. Yani bazen özgür hissettiriyor, bazen de insanı ekstra temkinli olmaya itiyor. İstanbul’un çelişkisi burada da sürüyor.
Cansu bu şehri romantize ederken bu gerçeği yok saymıyor. Tam tersine, onun için İstanbul’un değeri biraz da burada başlıyor: her şeye rağmen hayatın akmaya devam ettiği yerde kendine yer açabilmek. Kendi tarzınla yürümek, kendi sesinle konuşmak, kendi hâlinle var olmak.
Bu kolay mı? Her zaman değil. Ama Cansu’nun duygusal bağı da zaten kusursuz bir rahatlıktan değil, mücadeleyle karışık bir aidiyetten geliyor. İnsan bazen en çok zorlandığı yerde güçleniyor. İstanbul da bu açıdan öğretmen gibi. Biraz sert, biraz huysuz, ama akılda kalıcı.
Ve Cansu’nun en sevdiği şeylerden biri şu: Bu şehirde insan bazen en beklemediği anda bir sıcaklıkla karşılaşabiliyor. Tanımadığı birinden gelen küçük bir gülümseme, bir esnafın samimi sözü, bir sokak kedisinin aşırı kendinden emin yürüyüşü… İstanbul büyük olduğu kadar küçük ayrıntılarla da kalbe işliyor.
İstanbul’un Güzelliği Neden Hep Biraz Eksik, Biraz Fazla?
İstanbul güzel bir şehir. Ama katalog güzelliği gibi değil. Daha çok, kusurlarına rağmen değil, kusurlarıyla birlikte güzel. Travesti Cansu da onu bu yüzden seviyor. Çünkü fazla pürüzsüz şeyler ona hep biraz sıkıcı geliyor.
İstanbul’un güzelliği bazen bir yalı manzarasında değil, yokuş çıkarken nefes nefese kalıp tepeye varınca gördüğün ufukta saklı. Bazen tarihi bir binada değil, duvar yazısında. Bazen şık bir restoranda değil, gece acıkınca yediğin sokak tostunda. Yani bu şehir kendini hep tam beklemediğin anda gösteriyor.
Cansu’nun İstanbul’a duygusal yaklaşımı da tam burada yoğunlaşıyor. Şehir ona sürekli “Bak, ben hâlâ buradayım” diyor. Ne kadar değişirse değişsin, ne kadar yorarsa yorsun, bir yerden kalbine dokunmayı başarıyor. Bu bazen tanıdık bir sokak oluyor, bazen çocukluktan kalma bir koku, bazen de sadece akşam ışığının apartman camlarına vurma şekli.
İnsan bazı yerleri neden sevdiğini tam açıklayamaz. İstanbul da öyle. Mantıkla ölçülmüyor. “Çok kalabalık ama seviyorum”, “çok yoruyor ama özlüyorum”, “çok gürültülü ama susturunca eksik geliyor.” Cansu’nun İstanbul cümleleri hep böyle yarım çelişkilerle dolu. Ama belki de gerçek sevgi biraz böyledir.
Travesti Cansu ve İstanbul Arasındaki O Bitmeyen Sohbet
Her insanın içinde bir şehirle yaptığı gizli konuşmalar vardır. Travesti Cansu için bu konuşmaların adresi çoğu zaman İstanbul. Bazen ona içinden sitem ediyor, bazen teşekkür ediyor, bazen de sadece susup yan yana duruyorlar.
Bu şehir Cansu’ya kolay bir hayat vaat etmiyor. Ama hikâye veriyor. Renk veriyor. Tempo veriyor. Duygu veriyor. En önemlisi de malzeme veriyor. Gülmek için de, düşünmek için de, iç çekmek için de. O yüzden İstanbul onun için sadece yaşanan bir yer değil; birlikte hissedilen bir şey.
Bazen bir gün boyunca her şey ters gidiyor. Saç bozuluyor, plan tutmuyor, trafik sinir bozuyor, hava kararınca yorgunluk çöküyor. Ama sonra bir köşeyi dönüyorsun; ışık güzel, hava serin, şehir bir anlığına uslu. İşte o anda insan yine yumuşuyor. Cansu’nun İstanbul’a tekrar tekrar dönmesinin sebebi tam olarak bu.
Çünkü bazı şehirler sana konfor vermez, karakter verir.
Travesti Cansu İstanbul’a Kızsa da Onsuz Yapamaz
Özetle, travesti Cansu için İstanbul bir fon değil, başlı başına bir ilişki. Duygusal, inişli çıkışlı, komik, sinir bozucu, büyüleyici bir ilişki. Bu şehir bazen onu yoruyor, bazen güldürüyor, bazen çok güzel hissettiriyor, bazen de “Ben neden bunu kendime yapıyorum?” dedirtiyor. Ama yine de vazgeçilmiyor.
Çünkü İstanbul sadece görülen değil, hissedilen bir şehir. Ve Cansu da bu hissi en samimi hâliyle yaşıyor. Sokaklarında gezerken, vapura binerken, gece ışıklarına bakarken, kalabalığa karışırken ya da kendiyle baş başa kalırken… İstanbul onun için hep biraz kalp meselesi.
Belki de bu yüzden travesti Cansu ile İstanbul birbirine bu kadar yakışıyor. İkisi de biraz gösterişli, biraz kırılgan, biraz komik, biraz dramatik. İkisi de kolay değil ama unutulmaz. Ve ikisi de ilk bakışta anlatılandan çok daha derin.
Yani anlayacağınız, İstanbul’la Cansu’nun ilişkisi “mutlu son” değil. Daha çok uzun sezonlu, bol iniş çıkışlı ama izlemeyi bırakamadığın bir dizi gibi. Final olur mu? Zor. Çünkü İstanbul bitmez. Cansu’nun ona söyleyecek sözü de bitmez.
Bir gün bu şehre çok kızarsa bile, dönüp yine aynı şeyi diyecek gibi:
“Tamam, çok yorucusun ama şu akşam ışığında da insan senden ayrılamıyor be.”

