taksim travesti yaşantısı

Taksim Travesti Yaşantısı: Topuklular, Peruklar ve Bitmeyen Gece

Şimdi dürüst olalım; İstiklal Caddesi’nin o meşhur arnavut kaldırımlarında yürümek bile başlı başına bir meseleyken, o taşların üzerinde 15 pont topuklu ayakkabıyla, fönü bozulmamış bir saç ve kusursuz bir eyeliner ile yürüyebilmek kesinlikle bir olimpiyat sporudur. Eğer bir gece yarısı yolunuz İstiklal’e veya Tarlabaşı’nın arka sokaklarına düştüyse, o meşhur silüetleri mutlaka görmüşsünüzdür. Evet, bugün o çok merak edilen, hakkında şehir efsaneleri yazılan ama aslında kahkahası ve gözyaşı birbirine karışmış o renkli dünyadan bahsedeceğiz: Taksim travesti yaşantısından.

Çayınızı, kahvenizi veya elinizde ne varsa onu alın; çünkü kulis dedikodularına, aynanın önündeki hazırlık telaşına ve gecenin o çılgın temposuna doğru şahane bir yolculuğa çıkıyoruz.

Hazırlık Başlasın: Aynanın Karşısındaki O Kutsal Ayin

Bir Taksim travesti için gün, sizin o sıkıcı “sabah 9 akşam 5” mesainizin çok dışında başlar. Bizim sabahımız, güneşin batışıyla start alır. O makyaj masasının başına oturmak, adeta bir ressamın tuvalinin karşısına geçmesi gibidir. Önce o cilt bir güzel temizlenir, nemlendirilir. Sonra fondöten savaşları başlar. “Ay kız bu renk beni hayalet gibi yaptı!” nidaları eşliğinde doğru ton bulunur.

Kontür fırçası, adeta bir sihirli değnektir. Elmacık kemikleri öyle bir belirginleştirilir ki, karanlıkta bile parlar. Peki ya o takma kirpikler? Onları o göz kapağına yapıştırmak, beyin cerrahisi kadar hassasiyet gerektirir. Bazen o kirpik tam köşeden kalkar da bütün gecenin sinir harbi o an başlar. Hazırlık aşaması sadece fiziksel bir dönüşüm değil, aynı zamanda bir terapi seansıdır. Yan odadaki kızlara laf atılır, “Kız senin o pembe peruğun nerede, bugün bana lazım!” diye bağırışmalar duyulur. Samimiyet tam da bu karmaşanın içindedir.

Taksicilerle İmtihan: Gecenin İlk Sınavı

Makyaj bitti, parfüm bulutu içinde odadan çıkıldı. Şimdi sokağa adım atma vakti. Ama durun, önce bir taksi bulmak lazım. Taksim travesti yaşantısının en komik ve bazen en sinir bozucu anları taksicilerle yaşanır. Sarı taksi efsanesi bizim için tamamen ayrı bir boyuttadır.

“Abi Sıraselviler’e çeker misin?” dersin, adam aynadan sana öyle bir bakar ki sanırsın uzaydan inmişsin. Bazısı şen şakraktır, “Abla o fönü nerede çektirdin, vallahi hanıma da söyleyeyim” der. Bazısı ise radyoda çalan Müslüm Gürses şarkısına eşlik edip seninle hayata dair en derin felsefik sohbetlere dalar. O kısa taksi yolculukları, aslında bir sosyoloji tezine konu olacak kadar malzeme doludur. Taksiciyle edilen o tatlı-sert pazarlıklar, gecenin enerjisini belirleyen ilk adımdır.

Sokakların Ritmi ve “Lubunya” Dayanışması

Taksim’in gece hayatı dendiğinde herkesin aklına barlar, kulüpler gelir. Ancak sokakların asıl nabzını tutanlar bizleriz. Bir köşede durup sadece gelen geçeni izlemek bile bedava sinema bileti gibidir. İstiklal’in o kalabalığında herkesin bir acelesi varken, biz kendi sahnemizde, kendi repliklerimizle oynarız.

İşin en güzel yanı da o muazzam dayanışmadır. Sokakta, kulüpte veya bir köşede beklerken asla yalnız değilsindir. Birinin başı mı belaya girdi? Saniyeler içinde o topuklu ayakkabılar birer silaha, o uzun tırnaklar birer pençeye dönüşebilir. “Lubunya” kültürü dediğimiz şey, kelimenin tam anlamıyla bir kız kardeşlik kurumudur. Kimse kimseyi yarı yolda bırakmaz. Birinin ruju mu dağıldı? Hemen çantadan yenisi çıkarılır. Müşteri mi arıza çıkardı? Anında bir çember oluşturulur. Taksim travesti topluluğu, dışarıdan ne kadar kırılgan görünürse görünsün, içeriden çelik gibi bir ağla birbirine bağlıdır.

Gelenler, Gidenler ve O Tuhaf Sorular

Ah o müşteriler ve yoldan geçerken laf atanlar… Eğer bir kitap yazılacaksa, kesinlikle bu diyaloglardan yola çıkılmalı. Gece boyunca o kadar çok farklı insan profiliyle karşılaşırsınız ki, bir süre sonra insan sarrafı olmanız kaçınılmazdır.

Adamın biri yaklaşır, o kadar gergin ve utangaçtır ki, sanki matematik sınavında tahtaya kaldırılmış ilkokul çocuğu gibidir. Diğeri aşırı özgüvenli gelir, iki kelime sonra o özgüvenin sadece bir maskedan ibaret olduğunu anlarsın. En çok da şu klişe sorular yorar: “Aslında sen çok güzelsin, niye böyle yapıyorsun?” Ay canım benim, sanki ben sabah kalkıp “Acaba bugün kendime nasıl bir zorluk çıkarsam?” diyorum! Bu hayatta bazı şeyler tercih, bazı şeyler zorunluluk, bazı şeyler ise sadece kendin olma çabasıdır. Ama o gecenin karanlığında bunu anlatmak yerine basarsın kahkahayı, “İşim bu şekerim, hadi yolu kapatma” der geçersin.

Sabahın İlk Işıkları: O Muhteşem İşkembeci Molası

Gece biter… Ayak tabanları artık sinyal vermeye başlamıştır, o özenle çekilen eyeliner hafiften akmış, saçlardaki fön yerini tatlı bir dağınıklığa bırakmıştır. İşte Taksim travesti yaşantısının o en altın, en huzurlu anı gelir: Çorbacı molası!

Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki o meşhur çorbacılarda sabah 5 sularında oluşan o tabloyu başka hiçbir yerde göremezsiniz. Bir yanda gece mesaisinden dönen hemşireler, diğer yanda son model arabasıyla gelmiş kodaman abiler ve tam ortalarında masaya yayılmış, bol sarımsaklı işkembesini yudumlayan bizler. O an herkes eşittir. O çorbanın içine atılan sirke ve sarımsak, gecenin bütün yorgunluğunu, dedikodusunu, stresini alıp götürür. Masalar arası laf atmalar başlar. O yorgun yüzlerde kocaman, samimi gülümsemeler belirir.

Çünkü biliriz ki, hayat ne kadar zor, sokaklar ne kadar acımasız olursa olsun, o çorba masasındaki kahkaha bizim en büyük direnişimizdir.

Işıltımız Asla Sönmez

Taksim travesti olmak, sadece gece sokağa çıkıp para kazanmak demek değildir. Bu, başlı başına bir hayatta kalma sanatı, bir kimlik mücadelesi ve her şeye rağmen inadına gülümseyebilme yeteneğidir. O simlerin, o taşlı elbiselerin altında çok derin hikayeler, çok büyük kırgınlıklar yatar. Ama biz o kırgınlıkları alıp, en parlak payetlere dönüştürmeyi çok iyi biliriz.

Eğer bir gün Taksim sokaklarında bizden birine rastlarsanız, o sert ve alaycı maskenin ardındaki şen şakrak ve samimi ruhu görmeye çalışın. Belki size bir öpücük atarız, belki tatlı bir laf sokarız, ama emin olun o sokağın asıl rengi biziz. Ve ne olursa olsun, bu şehirde topuk seslerimiz yankılanmaya, o kırmızı rujlar sürülmeye devam edecek. Çünkü hayat, bizim makyaj çantamızdaki en renkli far paleti, ve biz o renkleri sonuna kadar kullanmaya kararlıyız!

Scroll to Top