Ayol selamlar! Ben geldim, yani o meşhur İstanbul travesti Buse. Hani şu Google’a yazdığınızda karşınıza çıkan, “Acaba bu kız neler yaşıyor?” diye merak ettiğiniz o şahsına münhasır kişilik. Bugün ojelerimi sürdüm, kahvemi aldım (türk kahvesi tabii ki, falıma kim bakacak yoksa?) ve klavyenin başına geçtim. Konumuz derin, konumuz sarsıcı, konumuz biraz da trajikomik: İlk aşk!
Evet, yanlış duymadınız. Bizim camiada aşk meşk işleri genelde “hızlı yaşa genç öl” kıvamında ilerler ama benim bir ilk aşkım var ki, Yeşilçam senaristlerine taş çıkartır. Mendilleri hazırlayın diyemeyeceğim çünkü daha çok güleceğiz. Hazırsanız, Beyoğlu’nun arka sokaklarından kalbimin en derin köşelerine doğru bir yolculuğa çıkıyoruz.
Kolay İçerik
Aşk Dediğin İstanbul Trafiği Gibidir: Ne Zaman Duracağı Belli Olmaz
Şimdi efendim, sene bilmem kaç… O zamanlar daha İstanbul travesti Buse markası bu kadar oturmamış, toyum, gencim, fırtına gibiyim. Ama nasıl bir fırtına? Hani şu şemsiyeyi ters çeviren, insanı sırılsıklam edip rezil eden cinsten. O dönemler aşkı sadece şarkılarda, şiirlerde, bir de gece kulübünde çok içince ağlayan ablalarımın hikayelerinde duyuyorum. “Aman Buse,” diyorum kendime, “Senin neyine aşk, sen git peruklarını tara.”
Ama işte kader ağlarını örüyor, hem de en dantelli, en fırfırlı ipliklerle.
O zamanlar Cihangir taraflarında, küçücük, rutubetli ama “bohem” dediğimiz (aslında fakirlikten dökülen) bir evde kalıyorum. Bir gün bakkala ekmek almaya indim. Bak, yemin ediyorum üzerimde ne marka kıyafet var ne de yüzümde makyaj. Yani “natural born disaster” (doğuştan felaket) modundayım. Eşofmanımın dizleri çıkmış, saçlar desen bağımsızlığını ilan etmiş. Bakkal Rıza Abi ile “Veresiye defteri kabardı Buse Abla” muhabbeti yapıyoruz.
İşte tam o sırada kapı açıldı. İçeri bir girdi… Anam! O ne? Yunan heykeli desen değil, çünkü bu adam canlı, kanlı ve nefes alıyor. Esmer, uzun boylu, omuzlar desen üçüncü köprüden daha geniş. Rıza Abi’ye döndü, o tok sesiyle “Bir paket sigara alabilir miyim?” dedi. O an Rıza Abi, veresiye defteri, ekmek, yumurta… Her şey flulaştı. Sadece o adam ve ben kaldık.
Tabii ben o şokla elimdeki ekmeği düşürdüm. Ama nasıl düşürmek? Sanki atom bombası attım bakkalın ortasına. Adam döndü, bana baktı, gülümsedi ve eğilip ekmeği aldı. “Buyurun hanımefendi,” dedi.
Bana… Hanımefendi… Dedi… O haldeyken!
Kızlar, o an kalbim göğüs kafesimden fırlayıp adamın elindeki sigara paketine yapışmak istedi. “Te-teşekkürler,” diyebildim sadece. Sesim de nasıl çıkıyor biliyor musunuz? Bülent Ersoy ile trafo patlaması arası bir tonda.
İlk Randevu: Taksim Meydanı’nda Bir Külkedisi
Adı Mert’miş. O gün bakkalın önünde iki kelam ettik. Meğer mahallemize yeni taşınmış. Ben tabii hemen devreye girdim, “Hoş geldin komşu, bir ihtiyacın olursa İstanbul travesti Buse dersin herkes gösterir evimi,” dedim. Adamcağız da “Memnun oldum Buse, görüşürüz,” dedi ve gitti.
Eve nasıl çıktığımı hatırlamıyorum. Merdivenleri üçer beşer uçtum resmen. Hemen kızları aradım. “Kızlar aşık oldum! Hemen acil durum toplantısı!” Ev o gün kuaför salonuna döndü. Biri ağda yapıyor, biri fön çekiyor, biri kıyafet seçiyor. Sanki Birleşmiş Milletler toplantısına gideceğim, öyle bir hazırlık.
Mert ile ertesi gün Taksim Meydanı’ndaki heykelin orada buluşmak için sözleştik. O gün geldi çattı. Giydim en güzel elbisemi, taktım en havalı peruğumu. Ama bir sorun var: Topuklularım 15 santim. İstanbul kaldırımları ise malum, survivor parkuru gibi.
Heykelin oraya vardım, Mert orada bekliyor. Elinde bir tane kırmızı gül. Ayol, adam romantik de! Kalbim küt küt atıyor. Yanına gittim, “Selam,” dedim. Beni görünce gözleri parladı (ya da ben öyle sandım, belki de peruğumun parlaklığındandı). “Çok şıksın Buse,” dedi. İşte o an eridim, bittim, kül oldum.
Nereye gideceğiz? Tabii ki İstiklal Caddesi’nde bir yürüyüş yapacağız. Ama benim o topuklularla İstiklal’de yürümeye çalışmam, zürafanın buz pistinde dans etmeye çalışması gibi bir şey. Her adımda “Allah’ım ne olur düşmeyeyim, rezil olmayayım” diye dua ediyorum. Mert koluma girdi. O an dünya durdu. İstiklal’deki o kalabalık, o gürültü, o tramvay sesi… Hepsi bir senfoniye dönüştü.
Kebapçıda Romantizm ve Maydanoz Krizi
Yemek yiyelim dedik. O zamanlar bütçeler kısıtlı, lüks restoranlar hayal. Girdik ara sokakta salaş ama lezzetli bir kebapçıya. “Sen ne yersin?” dedi. “Ay fark etmez canım, sen ne yersen onu yerim,” dedim (Halbuki açlıktan ölüyorum, bir buçuk Adana’yı dürüm yapıp yutarım ama kibar olacağız ya).
Siparişler geldi. Ben kibar kibar çatal bıçakla lahmacun yemeye çalışıyorum. Mert ise eliyle girişmiş, “Buse, böyle daha lezzetli oluyor, bıraksana çatalı,” diyor. “Ay yok hayatım, ben böyle alıştım,” diyorum (Yalan! Evde tepsinin içine düşüyorum normalde).
Derken, o korkunç an yaşandı. Güldüm. Kocaman, içten bir kahkaha attım. Mert’in yüz ifadesi değişti. Gözlerini dişlerime dikti. “Ne oldu?” dedim panikle. Eliyle işaret etti. Evet, tahmin ettiğiniz şey olmuştu. Ön dişimin tam ortasında, yemyeşil, kocaman bir maydanoz parçası, “Ben buradayım!” diye bağırıyordu.
Yer yarılsa da içine girsem! İstanbul travesti Buse karizması, bir maydanoz yaprağıyla yerle bir oldu. Hemen elimle ağzımı kapattım, lavaboya koştum. Aynada kendime baktım: “Buse,” dedim, “Sen bir divasın, bir maydanoz seni yıkamaz!” Toparlandım, masaya döndüm. Mert gülüyordu. “Çok tatlısın,” dedi. “Doğallığını seviyorum.”
İşte orada anladım ki, bu adam başkaydı. Benim makyajımın, peruğumun, topuklu ayakkabılarımın altındaki o şapşal, o heyecanlı, o “insan” Buse’yi görebiliyordu.
Aşkın Rengarenk Halleri ve Mahalle Baskısı
Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Mert ile sevgili olduk. Ama tabii bu işler bizim coğrafyada, bizim şartlarımızda öyle kolay değil. Sokakta yürürken insanların bakışları, fısıldaşmaları… Kimi zaman laf atmalar, kimi zaman kötü niyetli süzmeler.
Ben alışkındım. Yıllardır bu bakışların altında yürümeyi, başım dik durmayı öğrenmiştim. Ama Mert? O “normal” (tırnak içinde söylüyorum çünkü kime göre neye göre?) bir hayatın içinden geliyordu. Onun için zordu.
Bir gün ona, “Mert,” dedim. “Bak hayatım, ben İstanbul travesti Buse‘yim. Benim hayatım zor, benim dünyam gürültülü. Seni yorar, seni üzerler. Eğer kaldıramayacaksan, yol yakınken dön.”
Elimi tuttu. O zamanlar moda olan bir kafede oturuyorduk. “Buse,” dedi. “Ben senin etiketlerine değil, sana aşık oldum. Milletin ne dediği umurumda değil.”
Ayol, ağlamamak için kendimi zor tuttum! Rimellerim akacak, panda gibi olacağım diye korktum ama içimden şelaleler aktı. Bu adam ya deliydi ya da gerçekten aşıktı. İkisi de bana uyuyordu.
Kıskançlık Krizleri: O Peruk Benim Değil!
Tabii ilişkimiz sadece romantizmden ibaret değildi. Bir de işin komedi ve kıskançlık boyutu vardı. Mert beni kıskanıyordu, ben onu kıskanıyordum, ortalık savaş alanına dönüyordu.
Bir gün evde temizlik yapıyorum. Mert de koltukta maç izliyor. Yatak odasından bir ses geldi: “Buseee! Bu sarı uzun saçlı peruk kimin?”
Eyvah! Geçen gün arkadaşım Ceylan evde unutmuştu peruğunu. Ama gel de bunu Mert’e anlat. “Hayatım Ceylan’ın o,” dedim. Geldi salona, elinde peruk, yüzünde şüpheci bir ifade. “Ceylan sarışın değil ki, o kumral değil miydi?”
“Ayol boyattı kız, sonra beğenmedi bana bıraktı,” diye kıvırmaya çalışıyorum. Ama Mert ikna olmuyor. “Buse bak, bana yalan söyleme. Yoksa eve başka biri mi geliyor?”
Ya sabır! Adam beni başka bir perukla aldatıyorum sanıyor! “Mert saçmalama!” diye bağırdım. “Ben seni bir peruk için aldatır mıyım? Hem o peruğun sentetiği çok kötü, kafamı kaşındırıyor!”
Sonra ikimiz de gülmeye başladık. Düşünsenize, kavga sebebimiz sentetik bir sarı peruk. İlişkimizin özeti buydu işte: Absürt, komik ama bir o kadar da gerçek.
Neden Bitti? (Çünkü Her Güzel Şeyin Bir Sonu Vardır)
Peki, bu masal nasıl bitti? Mutlu sonla mı? Keşke… Ama hayat bir Yeşilçam filmi değil bebişlerim.
Zamanla Mert’in üzerindeki baskı arttı. Ailesi, iş çevresi, mahalledeki dedikodular… O “milletin ne dediği umurumda değil” diyen adam, yavaş yavaş içine kapanmaya başladı. Benimle sokağa çıkmak istememeye, telefonlarıma geç cevap vermeye başladı.
Ben İstanbul travesti Buse olarak, hayatın sillesini yemiş, feleğin çemberinden perende atarak geçmiş biriyim. Bir erkeğin ne zaman gitmek istediğini, gözünün ferinin ne zaman söndüğünü anlarım.
Bir akşam, yine o sahilde, ilk el ele tutuştuğumuz yerde buluştuk. Hava soğuktu. “Buse,” dedi, “Ben yapamıyorum.”
Sustum. Ne denir ki? “Yaparsın aslansın” diye gaz verecek halim yok. “Anlıyorum,” dedim sadece. “Zor geldi, ağır geldi.”
“Seni seviyorum ama…” ile başlayan o klasik cümleleri sıraladı. Dinledim. İçim acıdı mı? Hem de nasıl. Ciğerim söküldü sandım. Ama duruşumu bozmadım. “Tamam Mert,” dedim. “Canın sağ olsun. Yaşadığımız güzel günlere sayalım.”
O gitti. Arkasına bile bakmadan gitti. Ben kaldım o sahilde. Bir sigara yaktım. Denize karşı üfledim dumanı. “Olsun be Buse,” dedim kendime. “En azından maydanozlu dişine rağmen seni seven biri oldu.”
Buse’den Hayat Dersleri: Aşk Acısı Nasıl Geçer?
Şimdi size, bu tecrübeli ablanızdan birkaç tavsiye. Aşk acısı çekiyorsanız, sevgilinizden ayrıldıysanız ya da platonik takılıyorsanız beni iyi dinleyin:
- Ağlayın, Açılırsınız: Tutmayın kendinizi. Gerekirse rimeliniz aksın, gerekirse burnunuz kızarsın. Ağlamak ruhun detoksudur.
- Müzik Terapisi: Hemen Sezen Aksu açıyoruz, ardından bir doz Hande Yener ile tempoyu yükseltiyoruz. “Yalanın Batsın” şarkısı, aşk acısının bir numaralı ilacıdır.
- Kızlarla Gıybet: Hemen en yakın kız arkadaşlarınızı toplayın. O eski sevgilinin ne kadar paspal olduğunu, zaten o gömleğin ona hiç yakışmadığını konuşun. İnanın çok rahatlatıyor.
- Kendine Yatırım: Kuaföre git, saçını boyat, manikürünü yaptır. Aynaya baktığında “Vay be, adam neler kaybetmiş!” demen lazım.
Ben ne mi yaptım? O gece eve gittim, kızları topladım, sabaha kadar ağladık, güldük, Mert’in dedikodusunu yaptık. Ertesi sabah uyandığımda, gözlerim şiş olsa da içimdeki o ağırlık gitmişti. Tekrar İstanbul travesti Buse kostümümü giydim, rujumu sürdüm ve İstanbul sokaklarına karıştım.
Hayat Devam Ediyor Bebişim!
İlk aşklar unutulmaz derler, doğru. Mert’i unuttum mu? Hayır. Hala bazen o bakkalın önünden geçerken aklıma gelir, gülümserim. Bana, sevilmeye layık olduğumu, o duvarların arkasında bir yerde kırılgan bir kalp taşıdığımı hatırlattı.
Ama hayat durmuyor. İstanbul her zamanki gibi kalabalık, her zamanki gibi kaotik ve her zamanki gibi sürprizlerle dolu. Kim bilir, belki yarın metroda, belki bir vapur iskelesinde yeni bir heyecan beni bekliyordur.
Siz siz olun, aşktan korkmayın. Evet, canınız yanabilir, evet, dişinizde maydanoz kalabilir. Ama o heyecanı hissetmek, o kalbin pır pır etmesi… İnanın hepsine değer.
Bu yazıyı okuyan herkes, bilin ki yalnız değilsiniz. İstanbul travesti Buse her zaman burada, hikayeleriyle, kahkahalarıyla ve tabii ki o eşsiz hayat tecrübesiyle yanınızda.
Eğer siz de benzer hikayeler yaşadıysanız, yorumlara yazın, dertleşelim. Hadi bakalım, hepinizi kocaman öpüyorum (ama yanaklarınızdan, ruj izi çıkmıyor sonra). Kendinize iyi bakın, aşksız kalmayın!

