Fındıkzade’nin kaldırımlarını arşınlayan, kahkahasıyla Aksaray’ı inleten, topuklu ayakkabılarıyla adeta bir metronom gibi İstanbul’un ritmini tutan o efsanevi isim: Fındıkzade travesti Şeyma! Evet, yanlış duymadınız. Haftalardır peşinde koştuğum, randevu almak için kırk takla attığım, sonunda bir fincan kahvesini içmeyi başardığım o muhteşem kadınla sizler için buluştum.
Şimdi arkanıza yaslanın, çayınızı kahvenizi alın. Çünkü bu yazı, bildiğiniz röportajlara benzemeyecek. Bol dedikodulu, bol kahkahalı, birazcık hüzünlü ama bolca umut dolu bir sohbete tanıklık edeceksiniz. Şeyma’nın dünyasına, Fındıkzade’nin ara sokaklarından başlayıp kalbinin en derinlerine uzanan bir yolculuğa çıkıyoruz.
Kolay İçerik
Randevu Kaosu ve O Efsanevi Buluşma
Her şey, ortak bir arkadaşımızın “Ya sen Şeyma’yı tanımıyor musun? Kesin yazman lazım!” demesiyle başladı. Tanımayan mı kalmış? Fındıkzade travesti Şeyma adı, neredeyse semtin tabelası kadar ikonik bir hale gelmişti. Telefon numarasını bulmam tam bir hafta sürdü. İlk aradığımda telefonu meşguldü. İkinci aradığımda açtı, arkadan gelen Sezen Aksu şarkısı ve bir kahkaha tufanı eşliğinde, “Ay canım, şimdi kuafördeyim, sarıya boyanıyorum, sonra ara,” diyerek kapattı. Anladım ki bu iş kolay olmayacaktı.
Bir hafta boyunca süren “Canım manikürdeyim”, “Aşkım pazardayım, hıyar seçiyorum”, “Tatlım falcıdayım, kısmetime baktırıyorum” gibi bahanelerden sonra nihayet o sihirli cümleyi duydum: “Tamam bebişim, yarın öğlen Fındıkzade’de her zamanki kafede ol. Ama geç kalma, sonra başka işim var.”
Ertesi gün, randevu saatinden yarım saat önce oradaydım. Kalbim güp güp atıyordu. Acaba nasıl biriydi? Hakkında anlatılanlar doğru muydu? Tam bu düşüncelerle boğuşurken, kapıda belirdi. Üzerinde leopar desenli, vücuduna oturan bir elbise, ayağında en az on beş santimlik stiletto’lar, sapsarı ve dalgalı saçları rüzgarda ahenkle dans ediyordu. Yüzünde kocaman bir gülümseme ve gözlerinde “Ben geldim!” diyen bir ışık vardı. İşte karşımdaydı, Fındıkzade’nin kraliçesi, Fındıkzade travesti Şeyma.
Kahve Bahane, Sohbet Şahane: Şeyma Anlatıyor
Masaya oturur oturmaz çantasından kırmızı rujunu çıkarıp tazelerken, “Kusura bakma canım, yolda üç kişi laf attı, ikisiyle kavga ettim, biriyle flörtleştim. İstanbul trafiği işte, yoğun,” dedi ve o meşhur kahkahasını patlattı. Garsona göz kırparak “Bize iki orta şekerli Türk kahvesi, yanına da bol dedikodu,” diye sipariş verdi. İşte o an anladım ki, bu sohbet efsane olacaktı.
“Şeyma,” dedim, “Seni bu kadar özel kılan ne? Herkes senden bahsediyor.”
Gözlerini kıstı, bir an düşündü. “Özel miyim bilmem,” dedi. “Ama gerçeğim, canım. Plastik değilim. Neysem oyum. Bu hayatta ayakta kalmak için bin tane maske takman gerekiyor, biliyorsun. Ben o maskeleri sadece makyaj yaparken takıyorum. Kalbimde ne varsa, dilimde de o var. Belki de insanlar bu yüzden seviyor. Ya da sevmiyor, kimbilir! Ama umursamıyorum.”
Bu kadar net, bu kadar dürüst bir başlangıç beklemiyordum. Ona Fındıkzade’nin onun için ne anlama geldiğini sordum.
“Ayol, Fındıkzade benim kalem!” diye yanıtladı heyecanla. “Ben buraların kızıyım. Her sokağını, her esnafını bilirim. Manav Ahmet Amca bana en güzel domatesleri ayırır, bakkal Sevim Abla veresiye yazar. Burada sadece bir travesti değilim, komşuyum, arkadaşım, dert ortağıyım. Geçen gün üst komşu Fatma Teyze’nin tansiyonu çıkmış, gece yarısı hastaneye ben götürdüm. Ertesi gün de bana bir tepsi börek yapmış. Hayat bu işte. Sen insanlara ne verirsen, onu alırsın. Ben onlara sevgimi ve kahkahamı veriyorum, onlar da bana sahip çıkıyor.”
Bu sözleri, Fındıkzade travesti Şeyma efsanesinin arkasındaki o derin insanlığı gözler önüne seriyordu. O sadece renkli bir karakter değil, aynı zamanda mahalle kültürünün tam ortasında yaşayan, komşuluk ilişkilerini ayakta tutan biriydi.
Topukluların Üstünde Bir Hayat Mücadelesi
Sohbetimiz derinleştikçe, kahkahaların ardındaki mücadeleci ruhu daha net görmeye başladım. Şeyma’nın hayatı, her trans kadının hayatı gibi, zorluklarla dolu geçmişti. Ama o, bu zorlukları birer madalya gibi taşıyordu.
“Canım, bu topukluların üstünde durmak kolay mı sanıyorsun?” dedi, kahvesinden bir yudum alırken. “Sadece fiziksel olarak değil, mecazi olarak da… Her gün bir savaş. Önyargılarla, cahil laflarla, anlamsız bakışlarla… Eskiden çok üzülürdüm. Eve gelir, ağlardım. ‘Neden?’ diye sorardım. Sonra bir gün aynaya baktım ve kendime dedim ki, ‘Kızım Şeyma, sen bu halinle güzelsin. Sen busun. Seni sevmeyen, kendi ayıbıyla utansın.’ O günden sonra kimsenin benim enerjimi düşürmesine izin vermedim.”
Ona en unutamadığı anısını sordum. Gözleri daldı, bir an uzaklara baktı.
“Bir kış günüydü,” diye başladı. “Çok hastaydım, ateşim vardı. Evde tek başımaydım, çorba yapacak halim bile yoktu. Kapı çaldı. Açtım, karşımda bizim apartmanın yöneticisi, nur yüzlü Hacı amca. Elinde bir tas tavuk suyu çorba. ‘Şeyma kızım,’ dedi. ‘Hanım gönderdi, şifa olsun diye. Bir şeye ihtiyacın olursa çekinme, biz buradayız.’ O an anladım ki, insanlık ne cinsel kimliğe, ne yönelime, ne de dış görünüşe bakıyor. İnsanlık, kalpte. O bir tas çorba, benim bu hayatta aldığım en büyük ödüldü belki de.”
Bu anıyı anlatırken gözleri dolmuştu. O an Fındıkzade travesti Şeyma değil, sadece sevgiye ve kabul görmeye ihtiyacı olan, kalbi kırılgan ama bir o kadar da güçlü bir insandı karşımda duran.
Aşk, İlişkiler ve Kırmızı Rujun Gücü
Konuyu biraz daha neşeli bir yere çekmek için, “Peki aşk hayatı nasıl gidiyor kraliçem?” diye sordum. Anında yüzündeki hüzün bulutu dağıldı ve yine o işveli gülümsemesi belirdi.
“Aşk mı? O neydi ki, yiyor muyduk?” diye şakayla karışık cevap verdi. “Ayol, bu devirde aşk mı kalmış? Herkesin elinde bir telefon, kaydır babam kaydır. İki güzel söze kan, üç gün sonra engeli bas. Yok canım, ben o toplara girmiyorum. Benim için aşk, saygı demektir. Beni ben olduğum için sevecek, sabah makyajsız halimle de ‘günaydın bebeğim’ diyecek, soframdaki zeytini benimle paylaşacak birini arıyorum. Var mı öyle biri? Varsa gelsin, Fındıkzade’deyim, bekliyorum!”
Bu sözleri bile, aslında ne kadar derin bir sevgi ve bağlılık arayışında olduğunu gösteriyordu. Ona göre kırmızı ruj sadece bir makyaj malzemesi değildi.
“Kırmızı ruj benim zırhım,” dedi. “Onu sürdüğümde kendimi daha güçlü hissediyorum. Sanki dünyaya ‘Ben buradayım ve hiçbir yere gitmiyorum’ diyorum. Kadınlığın, cesaretin ve tutkunun rengi. Her kadının çantasında olmalı. Kendini kötü hissettiğin an sür o ruju, bak nasıl değişiyor her şey.”
Bu tavsiye, sadece bir güzellik sırrı değil, aynı zamanda bir yaşam felsefesiydi. Fındıkzade travesti Şeyma‘nın felsefesi…
Şeyma’dan Hayata Dair Altın Değerinde Tavsiyeler
Sohbetimizin sonuna yaklaşırken, ondan bu yazıyı okuyanlara, özellikle de kendini yalnız veya dışlanmış hissedenlere bir mesaj vermesini istedim.
“Bakın canlarım,” dedi, elini elimin üstüne koyarak. “Bu hayat size verilmiş bir hediye. Kimsenin bu hediyeyi kirletmesine, lekelemesine izin vermeyin. Kim olduğunuzun, neyi sevdiğinizin, nasıl göründüğünüzün hiçbir önemi yok. Önemli olan, iyi bir insan olabilmek. Kalbinizi temiz tutun. Gülmekten, sevmekten, dans etmekten asla vazgeçmeyin. Ve en önemlisi, kendinizi sevin. Siz kendinizi sevmezseniz, kimse sizi gerçekten sevmez.”
“Ve unutmayın,” diye ekledi göz kırparak. “Hayat çok kısa. O yüzden en güzel elbisenizi giyin, en kırmızı rujunuzu sürün ve dünyaya kafa tutun. Fındıkzade’ye yolu düşen olursa da bir kahvemi içmeye beklerim. Kapım her zaman açık.”
Masadan kalkarken, sadece bir blog yazısı için malzeme toplamadığımı, aynı zamanda bir hayat dersi aldığımı hissettim. Fındıkzade travesti Şeyma, sadece topukluları üzerinde yürüyen bir kadın değil, aynı zamanda önyargıların duvarlarını kahkahalarıyla yıkan, sevgisiyle etrafını aydınlatan ve cesaretiyle herkese ilham veren bir rol modeliydi.
Onunla vedalaşırken, arkasından baktım. O leopar desenli elbisesi ve sapsarı saçlarıyla kalabalığın içinde bir yıldız gibi parlayarak uzaklaştı. Fındıkzade’nin sokakları, onun adımlarıyla daha bir anlam kazanıyor, İstanbul onun varlığıyla daha renkli, daha cesur bir şehre dönüşüyordu. Ve ben, bu muhteşem kadınla tanıştığım için kendimi çok şanslı hissediyordum. Teşekkürler Şeyma, hayatımıza kattığın renk için, bize cesareti ve kendimiz olmayı hatırlattığın için…

